ALEVİLİK NEDİR
ALEVİLİK
TÜM YARATILMIŞI KUCAKLAR
Alevi İslam anlayışı; İslamiyet’in Kuran’a dayalı, Hz.
Muhammed’in buyruklarına göre İslam’ı evrensel
boyutuyla yorumlayıp, insanlığa yeni kapılar
açan büyük düşünce felsefesine yol veren, ilahi
Tasavvuf anlayışı ile hayat bulan bir inanç
bütünlüğüdür. Hiçbir şekilde ırk, renk ve
cinsiyet ayrımı yapmaksızın, yeryüzünde yaşayan
tüm insanların, hatta tüm canlıların yüce
yaratanın tecellisi olarak görülmesi, ilkesinden
hareketle, tüm yaratılmışların aynı kutsal
değerde olduğunu savunan ince tasavvuf
anlayışında yaşamın anlamı; kâinatla beraber tüm
canlılar, Tanrı’nın özünden yaratılmıştır. Bu
nedenle hiçbir şekilde, hiçbir insanın, hiçbir
canlının bir diğerine üstünlüğü söz konusu
olamaz. Her şey birbirini tamamlar.
Alevi İslam anlayışı; Hoca Ahmet Yesevi, Ebul
Vefa, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Mevlana, Pir
Sultan Abdal ve Anadolu erenleri, Kuran’ı en iyi
yorumlayan hikmet sahibi velilerin görüşlerinden
ilham alarak, hayat alanı bulmuştur. Anadolu’yu
İslamlaştıran bu yorumdur. Anadolu’dan da
Balkanlara ve Budapeşte ye kadar giden İslam
anlayışıdır. Kuran-ı Kerim’in Maveraünnehir’deki
Türk kavimlerince uygulanan, yorumlanan oradan
da göçler yoluyla, yol boyunca gördüğü
güzellikleri de içerisine katarak, Anadolu’da
serpilen gerçek kimliğini bulan ve Viyana’ya
kadar giden İslam anlayışının adıdır. Alevilik;
bu anlayışı ile, özünü insan sevgisinde bulan,
Tanrının insanda tecelli ettiğine, Tanrının
zerresinden oluştuğuna inanan, İnsanı incitenin,
Tanrıyı incitmiş gibi sayılacağına, Tanrının tüm
âlem Tanrısı, Kuran’ın tek muhatabının insan
olduğuna, “Yasin!” yani “ey insan” diye hitap
edip, insanın rengine, ırkına, kavmine göre
ayrımın yapılmadığı ve herkesi kucakladığına
inanmanın adıdır.
Kadın erkek ayrımı yapmadan, Kuran’ı sazıyla,
semahıyla, yorumlayıp yaşamanın adıdır Alevilik;
Ayrım yapmamanın ve her varlık da, Tanrının
mevcudiyetini gören “Vahdeti Vücut esasına
dayanan inanç sistemi”dir.
“Ete kemiğe büründüm, Yunus gibi göründüm” deyip
Kuran’ın özüne inanmanın adıdır.
Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin tüm insanlığa örnek
yaşamlarını kendilerine rehber edinen Alevi
İslam anlayışına sahip Alevi, Bektaşi, Mevlevi
ve Hatay Alevileri gibi çeşitli isimler altında
bir topluluk olarak nitelendirilseler de özde
aynı kaynaktan beslenmektedirler. Bir nehrin en
berrak olduğu yer kaynağıdır. Bu kaynaktan
beslenen, dünyada sayıları on milyonlarca olan,
çok büyük bir kitle, bugün de aynı büyük
erdemlere sahip olarak, çok geniş coğrafyalarda
yaşamlarına devam etmektedirler. Alevi İslam
anlayışı, İslamiyet içinde öyle bir yorumdur
ki, daha ilk gün tebliğ edildiği andaki
sıcaklığını taşır ve Alevi İslam anlayışına
sahip milyonlarca insan da bu sıcaklığın
beslediği bir tasavvuf anlayışıyla kainata
bakar.
Alevi İslam anlayışı; İslamiyet’in Hz. Peygamber
tarafından uygulanan ve yorumlanan şekli,
Kur’anı Kerim’i de aklın öncülüğünde
yorumlayarak, akıl ve mantığın rehberliğinde
yaşamı düzenleyen bir anlayıştır. Yani her şeyin
akıl süzgecinden geçerek rafine (saflaşmış)
edilmiş hayat gerçeği..Ancak şüphesiz bunu
söylerken aklı putlaştırmak gibi bir anlam
çıkarılmamalıdır. Akıl ve inancın birlikteliği
söz konusu..
Bu arada şüphesiz Alevilik temelde kendisine
yol gösterici gerçek rehber olarak bildiği,
Kur’an’ı Kerim’i, Hz. Peygamber’in yaşamını en
iyi bilen ve yorumlayan yegâne varisi hakiki
olan, Ehl-i Beyt’i seçmiştir.
Hz. İmam Ali, adaletiyle, insanları
aydınlatmasıyla varlık bulandır. Çünkü, insanlar
doğuştan eğer b,ilgi sahibi olsalardı, Allah,
Peygamberleri vasıtasıyla kitap göndermezdi.
Bugün Dede ve Baba dediğimiz Tasavvuf ateşinin
yandığı mekânlar, kaynaklar olan ocak ve
dergâhlarda pişen Aleviler, Bektaşiler,
Mevleviler, Hatay Alevileri, yani Alevi İslam
anlayışında olan tüm insanlara İslamiyet’in özü
olan Alevi İslam yorumunun ilkeleri anlatılmış
ve ibadetlerimiz de tüm güzelliği ile cemlerde
bu şekliyle, insanlara aktarılmıştır. Bilgi ile
aydınlatılmış, inanç ile yoğrulmuş, kendini
bilen, ahlaklı, faziletli insan da yaradılışın
da kendisine sunulmuş olan soyluluğunun
bilinciyle donanmış olacaktır.
Temelini, güzel ahlaklı olma anlayışından alan,
Alevi İslam inancına sahip insanlar, barış,
hoşgörü, kardeşlik duygularıyla birbirine
yaklaşıp, gönül kırmadan, kul hakkı yemeden,
hesabını bu dünyada verebilme olgunluğuyla
yaşayıp, bir erdemli insan olarak bu fani
dünyadan bu olgun tavırlarla göçmeyi bu hale
ulaşmayı hedeflerler. Amaç; eline, diline,
beline sahip kâmil insan olmaktır.
ALEVİLİK, MAVERAÜNNEHİRDE Kİ TÜRK KAVİMLERİNİN
YORUMUDUR
İslam, üç büyük yorumla hayat bulmuştur; Arap
kavimlerinin yorumuna, Sünnilik, Farsların
yorumuna; Şiilik, Türk kavimlerinin yorumuna da;
Alevilik, denilmiştir. İster tek tanrılı semavi
dinler, isterse çok tanrılı dinler olsun, iki
ana kaynaktan beslenmişlerdir. Örf (kamu
vicdanı), Nas (kitabi kaynak). Örfüyle
bağdaşmayan din, yaşam hakkı bulamaz. Salt din
yoktur. Her inanç bu kaynaklardan beslenmiştir.
Alevilik; tarihi gelişimi ve zaman süreci
itibariyle: Kuran’ı Kerim ve onu hayatlarında
uygulayan Eyl-i Beyt soyunun ,
Maveraünnehir’deki Türk kavimlerine ilk elden
anlatımı-yorumu- uygulaması sonucu hayata
aktarılan ve bu gayretlerle gerçekleşen ve
göçler sonucu, Küçük Asya denilen Anadolu’da
hayatiyet ve gerçek kimliğini bulan, Viyana’ya
kadar giden İslam anlayışının adıdır.
Türk yurtların da bu ışığı Ehl-i Beyt’ten sonra,
o duru ve arı yorumunu, velayet makamında olan
yani Veli dediğimiz Allah dostları günümüze
kadar taşımışlardır.
Arap çöllerin de kılıç kokan, kin ve kan kokan,
zulmü temsil eden inanç, nasıl oldu da buram-
buram insan sevgisine dönüştü? Ve nasıl oldu da
merkeze insan konulup, Allah’a giden yol
insandan geçer anlayışı hâkim kılındı? Bu
anlayış Allah ve peygamberden onay almış saf ve
temiz insan sevgisidir.
Bu yüzden Hz. İmam Ali, Hz. İmam Hasan, İmam
Hüseyin ve sayısız Allah dostları şehit
edilmişlerdir. Bu sebeple Mansur’un başı
kesilmiş, bu gerekçeyle Nesimi’nin derisi
yüzülmüştür.
Bundan ötürü; binlerce insan kanı akıtılmıştır. Ama, inanan
insana ne önem arzeder ki! Ölüm sevgili ise, ona
dönmek, ona gitmek, onunla bütünleşmek,
Mevlana’nın da dediği gibi ona ulaşmak “Şeb-i
Arus” yani, düğün ve bayram ise sevgiliden kim
korkar ki? Korku cahil ve cühelanın işidir.
Ölüm korku değildir. İnancını ve fikirlerini
savunup sonunda da insan ölecekse, o ölüm Tanrı
ile bütünleşmektir. İnsan bütününden,
tamlığından korkar mı? Korkmamışlar ve canları
pahasına, yanan ışığı günümüze söndürmeden
taşımışlardır.
Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber,
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber.
Alevilik, İslam’ın doğru yorumudur dedik. Niçin,
doğru yorumdur? Çünkü, İslam son dindir, artık
başka din gelmeyeceğine göre, o din tüm alemi
kucaklamalıdır. Tüm insanlığı kucaklamalıdır.
Rengi, ırkı, şekli ne olursa olsun ayırmadan
kucaklamalıdır.
Çünkü, Tanrı, “Rabbül Alemin”dir. Yani “Alemlerin Rabbi”dir.
Onun son peygamber olarak gönderdiği Hz.
Muhammed Mustafa da “Alemlerin rahmeti”dir.
Bu mesaj tüm insanlığadır.Yalnız, Arap’a, Türk’e, Laz’a,
Çerkez’e değil, tüm insanlığadır.
“Allah’ın indinde din İslam’dır.” (Ali İmran,19)
İslam nedir? Allah’ın birliğine inanıp iman
etmek ve teslim olmaktır. Hz. Muhammed’in
getirdiği din yeni bir din değil, Allah’ın
birliğini tanıyan semavi dinlerin
tamamlayıcısıdır.
Kur’an buyurur ki: “Kim İslamiyet den başka bir
dine yönelirse, asla kabul edilmeyecektir, onlar
hüsrana uğrayacaklardır.”(Ali İmran,85)
Bu ne demektir? Allah’ın birliğini tanımayan,
puta ve heykellere tapan ve Allah’a eş koşanlar
hüsrana uğrayacaklardır, diyor. Allah’ın
birliğini tanıyanlara verilen bir mesaj yoktur.
Çünkü onlar Allah’ın dini ve emri içindedirler.
Öyleyse Tanrı herkesin tanrısıdır. Bizlere
düşen de Kur’an’ı tüm alemi kucaklayacak şekilde
yorumlayıp, yaşamalıyız.. Çünkü Kur’an, son
Tanrı mesajıdır. Hz. Muhammed son peygamberdir.
Başka peygamber gelmeyecek, başka Kur’an
olmayacağına, ademe yollandığına göre, her kesin
Kutsal kelamıdır. Herkesi kucaklamayacak şekilde
yapılan yorumların tümü yanlıştır.
İşte Türk kavimlerinin özelliği, bunu keşfetmiş olmalarıdır.
Bilmek istersen sen seni
Can içinde ara anı
Geç candan bul onu
Sen seni bil, sen seni.
(Hacı Bayram)
Bu da neyi zorunlu kılıyor? Aklı. Yani tüm
yaratılmışlardan farklılığımız olan insan
aklını.
Kur’an da bunun altını çizmektedir.
Hz. Peygamberimiz de buyurur ki: “Kişinin dini
aklıdır, aklı olmayanın dini yoktur.”
Akılla Tanrı bulunup, bilineceğine göre, bütün bu
birleştiricilik ne ile sağlanacaktır? Sevgi ve
insanın bir Tanrı zerresi oluşuyla
sağlanacaktır.
Herkes de Tanrıdan bir parça ise, kimsenin kimseye bir
üstünlüğü yoktur.
Şu beyaz ırktandır, şu sarı ırktandır, şu kara ırktandır, şu
Kızıl deri ırkındandır. Hayır, insan ayrımı asla
yoktur. Herkes Tanrı’nın kuludur. Onun
zerresinden oluşmuştur. Onun yeryüzünde ki
halifesidir.
Alevilere göre üç tür kitap vardır:
1-Kitab-ı tekvin: Kâinat- Âlem.
2-Kitab-ı tenzil: Kelâmullah (Allah kitabı)
3-Kitab-ı Natık: İnsan-ı Kamil.
Evet, Kitab-ı Natık; insan-ı kâmildir. İnsan-ı Kâmil de, on
sekiz bin âlemdir.
Yani:“Ete kemiğe büründüm, Yunus gibi göründüm.” Demenin
adıdır. Bu da Kur’an’ın özü ve asıl verilmek
istenen mesajıdır. Bu mesajda her şey saklıdır.
Sevap istersen öldür yalanı
Cennet istersen incitme canı.
(Selman Cemali baba)
İşte farklılık ve doğruluk derken bunu
kastetmekteyiz. Yunus’un gözüyle tüm âleme
bakarsan yorum doğru olacaktır. Bu görüş, Hz.
Muhammed’in Hz. İmam Ali’nin ve Şah Ahmet Yesevi’
den gelmiştir. Onun için Asya kavimlerinde o
yırtıcı, vahşi, barbar sanılanlar aslında en
uygar, en hümanist, en insancıl, insanlığı en
fazla kucaklayanlardır.
Gönül yap hatırın hoş tut; sakın incitme bir canı
Ki her kim her kime her ne eder; kendi bulur onu
Dilin hıfz eyle, halkın ayıbını örtüp, iyiliğin söyle
Güzel söz söyle halka yüzde, gaybet de sena eyle.
(İbrahim Hakkı)
Alevilik işte buradan geliyor. Yani özünü insan
sevgisinde bulan, Tanrı’nın insanda tecelli
ettiğine, Tanrı’nın zerresinden oluştuğuna
inanan, onun için de insanın ölümsüzlüğüne
inanan, inanç biçimine Alevilik denir.
ETE KEMİĞE BÜRÜNMEK VE İNSAN GÖRÜNMEK
“İslam’ın değişik hükümlerle, değişik kavimlerde Hz.
Muhammed’in özellikle Hakk’a yürümesinden sonra,
farklı bir biçimde yorumlanması kaçınılmazdı.
Çünkü Kuran-ı Kerim Tanrı kelamıdır. Tanrı’nın
kendi sesidir. Ama bu sesi, bu söylenen mesajı,
cümleyi herkes kendi aklınca, kendi
kapasitesince algılar. Bunu algılarken de o akla
algılama biçimini ve kapasitesini veren, içinde
yaşadığı toplumun koşullarıdır. O kişinin
örfleri, o kişinin teamülleri, o kişinin yapısı
ve bu yapının algılamada ki rolünü inkâr etmek,
göz ardı etmek mümkün değildir.
Mümkün olamadığı için de Arap kavimlerinin kendi
içlerinde dahi Kuran-ı farklı yorumlamaları ne
kadar olağansa, o coğrafyadan uzaklaştıkça, yani
Kuran’ın indiği bölgenin dışına çıkıldıkça
Maveraünnehir’e geldikçe, İran’a doğru
gidildikçe, Anadolu’ya gelindiğinde, farklı
yorumlara tabi olması da kaçınılmazdı ve de
böyle olmuştur. Özellikle yüzyılı aşan bir süre
geçtikten sonra,
Maveraünnehir’deki kavimlerin Kuran-ı Kerim’i
kabul etmeleri, İslam olmayı kabul etmeleri,
yine bu Tanrı mesajını temel veriden hareketle;
yani her insanın algılama kapasitesini oluşturan
beyinsel yapısını oluşturan, onun yorum
kapasitesini oluşturan, örfü adeti geleneği,
teamülü çerçevesinde Kuran-ı Kerim’i algılaması
kaçınılmazdı ve öylede oldu. O tarihte
Maveraünnehir de saz vardı, bugünde var. Semah
vardı, bugünde var.
O semahlarla, sazlarla Kuran-ı Kerim’i aynı
kavimlere intikal ettirmeleri gayet doğaldır.
Daha doğru algılamaları ve yorumları da doğaldı.
Çünkü Hz. Muhammed’in peygamber olmasına rağmen,
Arap Yarımadası’nda bulunduğu coğrafya ve halk
içerisinde Kur’an mesajlarını verirken, o halkın
kendi örflerinden sıyrılarak, Tanrı mesajını
Tanrı’nın istediği şekilde algılaması şansları
çok daha zayıftır.
Çünkü örf, ilk günlerde çok daha güçlüdür.
Mesajın örfün üstüne çıkarak yeni alışkanlıklar
getirmesi, son derece zordur. Örnek olarak
kadını verebiliriz. Kadın, bir hiç olarak kabul
edilirken, bir meta bile kabul edilmezken, orta
malı sayılırken, hayır tek eşli evlilik olmalı
ya da kadın erkekle aynı yerde, aynı değerde
olur dediği zaman, İslamiyet’in orada yaşama
şansı olamazdı. Ancak halkın içine
sindirebileceği, kabul edebileceği bir noktaya
kadar yaklaşımı benimsetebilir ki aynen böyle
de olmuştur. Arap kavimlerinin evliliği dört
kadına indirgemiş olması, o günün şartlarında
olağanüstü büyük bir değişim olarak
görülmelidir. Hz. Muhammed, ihtilalcidir, her
peygamber gibi yeni şeyler getiriyor, temel
esaslar getiriyor. İslam’a göre Kadın, bir meta
bile değildir. Bir bez parçasının bile değeri
vardır; ancak o günün arap cahiliyesin de
kadının değeri yoktu. Çünkü istendiğinde kolayca
boşanılıp sokağa bırakılabiliyordu.
Arap anlayışına göre kadının,
hiçbir değeri yoktur. Eşyadan veya kendince
önemli bir şeyden vazgeçmiyor; ama kadından
vazgeçebiliyor. Böyle bir ortamda Hz.
Peygamber’in dört kadınla evliliği sınır olarak
koyması ve kadına bir statü kazandırması, büyük
bir ihtilaldir. İhtilaldir; ama Kuran’ın asıl
mesajı omu dur ? Kadınla ilgili kadın hür bir
insan konumundadır. Yoksa Maveraünnehir’deki
insanların, yani yüzlerce kilometre Arap
Yarımadası’ndan uzaklaştıktan sonra, yeni
kavramlarla yaşayan başka bir toplum modeline
sahip olan bir toplumda, Kur’an mesajı daha mı
doğru algılanıyor? Elbette bu İkinci yorum
doğrudur. Daha doğru algılanıyor. Çünkü ne demek
istiyor, Tanrı bu mesajında dendiğinde, onun o
mesajı daha doğru yorumlama şansı daha fazladır.
Bu da kavimlerin kendi yapılarından
kaynaklanıyor. Çünkü kadın orada bir hatundur.
Hakan vardır; ama yanında hatunda vardır. Öyle,
paçavra gibi değildir. Kadınla ilgili Kuran’da
ki hükmün oradaki yorumuyla, Arabistan’daki
kadın yorumu birbirinden farklıdır. İşte,
Alevilik burada vardır.
Hz. Ali’nin yorumu, Hz. Muhammed soyunun Kur’an
yorumu daha doğrudur. O kadar doğrudur ki, o
sülaleden kimseyi yaşatmamaya gayret etmiş
siyasi iktidar sahipleri; çünkü işlerine
gelmemiş, Kuran-ın mesajını doğru anlamak. Onun
içinde çok büyük çoğunluğunu şehit etmişler.
Kaçabilenler, Maveraüünehir’e, yahut Kuzey
Afrika’ya başka ülkelere sığınmışlardır.
Maveraünnehir’de yaşama şansını bulmuşlar, Hz.
Muhammed’in soyundan gelenler. Arabistan’da
kalmadığını söylersek, mübalağa etmiş olmayız.
Çünkü siyasi iktidarların işine gelmemiştir.
Onlar, doğru bildiklerinden ve Kuran’dan
ayrılmamaya karalı ve bu uğurda hayatlarını
vermeye hazır oldukları için, hepsi de şehit
edilmişlerdir.. Kaçabilenler Maveraünnehir’e
gelebilenlerdir. İşte dedeler dediğimiz olayda
buradan kaynaklanıyor.
Yani Maveraünnehir’e gelip, orada Türkler, Türk
kavimleri arasında yaşama şansı bulan İmam
Zeynel Abidin Kerbela’da tek sağ kurtulandır.
Bebeği gelip götürenler Türkmenlerdir.
Türkmenistan’dan gelenlerdir. Orada
büyütüyorlar. Hz. Muhammed soyu orada yaşamaya
devam ediyor. Göç hareketiyle birlikte de “Dede”
ismiyle de kendi kavimleriyle beraber göç edip
gelenlerde o insanlardır. Sayıları fazla
değildir. Yani bu, Aleviliğin doğuşu; Hz.
Peygamber, Hz. Ali’nin Kuran-ı yorumlayışlarını
Türk kavimlerince kabul ediliş, uygulama
biçimidir. Arap Yarımadası’ndaki Kuran
yorumundan farklılığı buradandır.
Neden doğru yorum yapılmıştır? Çünkü İslam, son
din olduğu için, bütün insanlığa yollanan bir
mesaj var: Tanrı’nın mesajı. Yani yalnız,
Arap’a, Türk’e, Laz’a, Çerkez’e değil, tüm
insanlara mesaj var. Onun için Rabbülalemin’dir,
Kur’an-daki isimi Tanrı’nın. Yani Rabbülmüslimin
değildir. Yani Müslümanların Tanrı’sı
dememiştir. Tanrı, herkesin Tanrı’sıdır.
Kur’anla yolladığı mesaj insanların tümünedir.
Kur’an-ı yorumlarken de insanlığın tümünü
kucaklayacak şekilde yorumlanmalıdır. Eğer
mahalli ya da yöresel bir yoruma sizi itiyorsa,
biliniz ki o yorum yanlıştır. O Kur’an’ın doğru
yorumu değildir. Yanlış yorumudur. Niye? Çünkü
Kur’an’ın ortaya çıkış nedeniyle gelişir. Kur’an
son Tanrı mesajıdır. Hz. Muhammed son
peygamberdir. Başka peygamber gelmeyeceğine,
başka Kur’an olmayacağına, Âdem’e yollandığına
göre herkesin Kur’an-ıdır bu. Herkesi
kucaklayacak şekilde yapılmayan yorumların tümü,
yanlıştır. Türklerin Türk kavimlerinin özelliği,
bunu keşfetmiş olmalarıdır. Bu da neyi zorunlu
kılıyor? Her şeyden önce akıl verdim diyor,
Kur’an-da Tanrı akılla bu yola varacaksın,
diyor. Bütün bu birleştiriciliği ne
sağlayacaktır? Sevgi ve insanın Tanrının
zerresinden oluşu. Herkeste Tanrı varsa,
kimsenin kimseye karşı bir üstünlüğü yoktur.
Fiziksel, fizyolojik üstünlüğü yok. Herkes O’nun
kuludur, O’nun zerresinden oluşmuştur, O’nun
halifesidir. İnsandır. O’nun halifesi. “Ete
kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm”, Kur’an-ın
özü budur. Koca bir kitabın böylesi, nefis bir
biçimde özetlendiği bir başka beyit her halde
yeryüzünde olamaz. Yani Kur’an –ı, Yunus gözüyle
bakılarsa, doğru yorumlanır. Alevilik, işte
buradan geliyor. Yani özünü insan sevgisinde
bulan, Tanrı’nın insanda tecelli ettiğini,
Tanrı’nın zerresinden oluştuğuna inan onu içinde
insanın ölümsüzleştiğine inanan, inanç biçimle
Alevilik denir.
ALEVİLİĞİN TEMEL KURALLARI
1- Tevhid:
Allah’ı tanımaktır. Tektir. Evreni o
yaratmıştır. Her şey ona muhtaçtır. Rahim ve
Rahman olan odur. Esirgeyen bağışlayan da odur.
Ondan öncesi ve sonrası yoktur.
Sevmek için evreni, sevilmek için insanları
yaratmıştır. Tevhid hakkında Kur’an da pek çok
ayet vardır.
2- Adalet
: Allah’ın koyduğu yasanın adıdır. Tanrı’da
koyduğu bu yasaya kendiside uymuştur. SIRATEL
MÜSTAKİM denilen yolda TANRI ile İNSAN
buluşmuştur. Aynı yolun yolcusu olmuşlardır.
Eylemlerinde adaletli olmayan insan İslam
olamaz. Teslim olmaktır. İlahi yasaları koruyan
odur.
Ali İmran 108
“Allah alemlere zulüm istemez.”
Yunus 44
“Allah insanlara hiç zulüm etmez, fakat insanlar
kendilerine zulmeder.”
3- Nübüvvet:
Peygamberliktir. Peygamberliğe ve Hz.
Muhammed’in sonunculuğuna inanmaktır.
Ondan önceki peygamberlere ve kitapların ilahi
olduğuna inanmaktır. Kur’an Hz. Muhammed (SAV)
inmiş Tanrı buyruğudur. Son ilahi kitaptır. Bu
inanç Nübüvettin temelidir.
Bakara 285
“Peygamber ve müminler, Tanrı’dan kendilerine
indirilen Kur-an’a iman ettiler. Hepsi Allah’a,
meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman
ettiler. Peygamberlerin hiç birisini, birisinden
ayırt etmeyiz. Duyduk ve itaat ettik.
4- İmamet:
Nübüvetle (Peygamberlik) gelen Allah
emirlerinin, peygamberin Hakka yürümesinden
sonra devam ettiren makamdır. Tanrı ilahi
emirlerini elçileri ile insanlığa bildirir. Bu
emirlerin sürekliliğini sağlamak için imamlık
meydana gelmiş. Bu ilahi yasalar peygambere uyan
imamlar tarafından uygulanmıştır.
Enbiya 107;
“Ey Muhammed! Biz seni ancak alemlere rahmet
olarak gönderdik.”
Peygamberden sonra imamların ve olardan sonrada
bu kutsal makamın devamını onların soyundan
gelen seyitler yerine getirmiştir.
Enbiya 73
“Onları emrimizle doğru yol gösteren imamlar
yaptık.”
Furkan 74
“Ve bizi takva sahiplerine imam yap derler.”
Bakara 124
“Zalimler benim imametime nail olamaz.”
5- Mead:
Sonuç anlamındadır.
Ölümden sonraki sonuç yaşayan insan tabliki
yaptıklarından sorumlu tutulacaktır. Kötülüğünün
ve iyiliğinin karşılığını görecektir.
Ölümden sonra yargılama yapılacaktır. Kazandığı
amelle sorgu sual edilecektir.
Kıyamet 1
“Yemin ederim kıyamet gününe.”
Bakara 28
“Allah’ı nasıl inkar ediyorsunuz ki siz, ölü
idiniz. O sizi diriltti. Yine dönüş ona
olacaktır.”
Ali İmran 25
“Onları geleceğinden şüphe olmayan kıyamet
gününde topladığımızda, herkese dünyada
yaptıklarının karşılığı verilecektir. Kimseye
zulmedilmeyecektir. Dünyada kazandıkları
kendisine tamamen ödendikten sonra, o vakit
halleri hasıl olacak.
Kaynağı Kur-an olan bu beş koşula İslam’ın
temeli (usuli din) oluşturur. Bu koşullara
inanamsı ve kabul etmesi gerekir.
Allah-Muhammed-Ali üçlemesinin makam ve varlık
olduğu görülür. Birisinin (adalet) yasa, mead’in
ise yasanın uygulanması sonucunda meydana gelen
eylemler için verilen karar.
Makam ve varlık olarak görülen bu 3 koşul
Tevhit, Nübüvvet, İmamet’tir.
Tevhid, Allah’tır. Nübüvvet, Hz. Muhammed’dir.
İmamet ise imamların atası olan Hz. Ali’dir.
Bu üç koşula uymamızı gerektiren ayet
Maide 55
“Sizin (uymanız gereken) veliniz Allah2tır.
Peygamberidir ve rükuda iken zekat verendir.”
Tevhidi, Nübüvveti, imameti temsil eden bu üç
ismi birlikte anmak Tasavvufun temel
felsefesidir. Bu üç kutsal varlığa inanmak
ibadettir. Sevgidir. Sevmenin en yücesidir.
İnsanı kurtaracakta bu sevgidir. Alevilikte
inancın özü sevgidir. Sevgisiz inanç makbul
değildir. Kurtuluş bu üç varlığa riyasız
bağlanmaktır.
Kaynak: Haydar Kaya