DÖRT KAPI KIRK MAKAM
İnsanı Kamil olmanın yolu dört kapı kırk
makamdan geçer. Şeriat kapısı İslamiyet’in ve
insanlığın ilk adımıdır. Çünkü şeriat kapısı
dünyanın hukuk kapısıdır. Her insanın hakkına
hukukuna riayet eyleyip, başkasına bir ziyan
vermeden, dünya yaşamını sürdürmesidir. Şeriat
zahiri manada beşeri ve ilahi yasarla uymaktır.
Birincisi ve dış kapıdır. Dış kapının yaşantısı
ise dünya işleri ve geçim davasıdır.
1)
Şeriat Kapısı: Dört kapı
öğretisine göre, İnsanı Kamil aşamaları
sıralamasında ilk sırada yer alan insanın
kendisini eğitmesi evresidir.
Buyruğa göre şeriat kapısında insan
okur yazar olmalıdır. Ancak okuyan okuduğunu
anlayan, dünyayı ve toplumu tanıyan kişi
sorunlara çözüm bulabilir. Örnek; evlenmek,
evliliği onaylayan beşeri yani resmi kanunlarla
da nikahını kıydırması bir şeriat kuralıdır.
Eşinden gayrına şehvet gözüyle bakmamak, helal
kazanmak, anaya babaya saygılı olmak ve onlara
hizmet etmek, komşusuna ve insanlara iyi
davranmak, işiyle, diliyle, haliyle kimseyi
incitmemek, Tanrının men ettiği şeylerden
kaçınmak, ilahi kanunlara uymaktır şeriat…
İnsanoğlunun kendini tamamlaması
için dört kapıdan geçmesi lazımdır.
Çünkü: Dinde kuralları Tanrı koyar.
Kul ise bu kurallara uymakla yükümlüdür. Bu
kurallar İslam Tasavvufunda dört kapı kırk
makamdır. İslam dininin sadece Tasavvuftan
ibaret olduğu düşünülemez. Böyle düşünüldüğü
takdirde çağın ve insanın gelişmesi mümkün
olamaz.
İnsanlar kaderciliğe esir düşer.
Teknolojinin oluşması ve insanlarında İnsanı
Kamil olması mümkün olamaz, her şey Tanrı’dan
beklenir.
Maide Suresi Ayet 48; “Ey
insanlar! Sizden her biriniz için bir şeriat,
birde Minhac yolunu tayin ettik. Allah dileseydi
hepinizi bir şeriata bağlı tek bir ümmed
yapardı.”
Dört kapını ayeti ise; Yunus
Suresi Ayet 57; “Ey insanlar! Muhakkak ki
size Rabbinizden bir öğüt (şeriat)
kalplerinizdeki hastalıklara bir şifa (tarikat)
müminler için bir hidayet rehberi (marifet) ve
rahmet (hakikat) gelmiştir.”
Her kapı bir okuldur, her kuralda
kulu Allah’a yakınlaştıran birer basamaktır. Bu
okullarda edep öğretilir, irfan mektepleridir.
Bu okullar insanları benliğinden arındırıp Tanrı
ahlakıyla güzelleştiren ve Kamil İnsan
mertebesine eriştiren okullardır.
Hz. Hünkar Hacı Bektaşı Veli dört
kapı ile şöyle buyuruyor; “Şeriat anadan
doğmaktır. Tarikat ikrar vermektir. Marifet
nefsini bilmektir. Hakikat Hakkı kendi özünde
bulmaktır.”
Yani; Şeriat dünyada bilgi sahibi
olup, cehaletten kurtulmaktır
2) Tarikat Kapısı:
Yapılan hatalara, işlenen kusurlara tövbe ederek
dürüstçe yaşamaktır.
3) Marifet Kapısı:
Öğrenmiş olduğu sanatsal, bilimsel ve ahlaksal
güzelliklerin tümünü insanlara sunmaktır.
İnsanların o güzelliklerden yararlanmasını
sağlamaktır. Cümle aleme hizmet etmektir.
4) Hakikat Kapısı:
Sonsuz yaşama ulaşmaktır. (ölümsüzleşmektir)
Haktan ağlını halka vermektir. İnsanlığın
gönlünde yaşamaktır.
Örnek: Şeriatta bu senindir bu
benim. Tarikatta hem senindir hem benim.
Hakikatta ne senindir ne benim, cümlesi Allah’a
mahsustur, kul sadece yararlanmakla mükelleftir.
İslam tasavvufunda evvela edep
gelir. Ben İslam’ım veya Müslüman’ım diyen her
kişiden evvela edep aranır.
ŞERİAT KAPISI
1-)
İman Etmek: Tevhidin altıncı
maddesi velayettir. Velayet gerek nübüvvetin ve
gerekse imametin gönderilenler itibariyle son
bulacağına nübüvvetten imamete ulaşan dini
hükümleri açıklama yetkinliğinin, imametten
sonra velayete geçeceğine, velayetin imamet gibi
sona ermeyeceğine, insanlık durdukça bu
yetkinliğin devam edeceğine ve velilerin
açıklamış olduğu Muhammet şer,at ve tarikat
hükümleri tarikat hükümlerinin (Kur-an’a dayalı
yorumlarının) hak olduğuna ve velilerin vesile
edilmesi gerektiğine inanmaktır. Maide suresi
35. ayette açıklamıştır. Velayet din ve dünya
işlerinde önderlik anlamındadır. Velayet
hakkında Maide suresi 55. ayeti, Yunus
suresi’nin 62. ayetleri kanıt olarak yeterlidir.
Tevhidin altıncı maddesi MEAD’dır:
Yani her insanın ölümünden sonrasına
inanmasıdır. Öldükten sonra insanın dünyada
yaptıklarından dolayı sorgulanacağına ve yapmış
olduğu iyiliğin karşısında sevap, işlemiş olduğu
kötülüğün karşısında mutlaka cezalanacağına
inanmaktır.
KISSAS SURESİ 48.AYET
“Mealen kim bir iyilik getirirse ona daha iyisi
verilir, kim bir kötülük getirirse o kötülükleri
işleyenler yaptığı kötülükler kadar ceza görür.
ALİ İMRAN SURESİ 25. AYET
“Onarlı meydana geleceğinden şüphe olmayan bir
gün (kıyamet) için topladığımızda halleri nice
olur. Ogün bir nefis kazandığının karşılığını
alacaktır zulüm görmeden.”
Mead ölümden sonraki durumu tanımlar.
2-) İlim Öğrenmek:
Yani cehaletten kurtulmaktır. Çünkü cehaletin
olduğu yerde vahşiyet ve bedeviyet olur nefsin
ihtirasları ve taşkınlıkları önlenemez adalet
hükmü ortadan kalkar, hakkın emri perde arkası
kalır. Hani bir deyim vardır; “Hayvan yemini yer
uyur, cahil yedikçe kudurur.” Çünkü insanlar her
ne kadar insanı sıfata sahiplerse de
eylemlerinde hayvani duygular yatar. “Ruhu
hayvaniye” de cinayet, hırsızlık, fuhuş, zina
livata, sadizm, gasp ve ahlaksızlık gibi birçok
kötü duygular vardır. Bütün bunlar nefs-i
emmarenin eseridir. Bu da eğitimsizlikten
kaynaklanır. Yani nefs-i emmare eğitilmemiş
nefistir. Sürekli kötülüğü emreder. Bu cehaletin
ilacı ise ilimdir, eğitimdir ve iyi bir ahlak
sahibi olmak için çaba sarf etmektir. İlim üç
türlüdür.
1- İlmel yakın
2- Aynel yakın
3- Hakkel yakın
Yani kişi Allah’ı ilim ile tanır, iman ile
görür, aşk ile Tanrı’da yok olur. Günümüzde bu
eğitim görevlerini okullar, eğitimciler ve
caydırıcı yasalar yüklenmiştir. Manevi inanç
okullarında da müçtehitler (din bilginleri) ve
mürşidi kamiller bu görevi yerine getirirler.
Mürşidlerin görevi şu ayetle bildirmektedir.
MAİDE SURESİ 35. AYET
“Ey müminler Allah’tan sakının ana ulaşmaya
vesile arayın, yolunda cihat edin ki
kurtulasınız”
burada vesile olarak tanımladığı mürşidlerdir.
Cihad ise cehaletten kurtulmak için nefsiyle
savaşmasıdır. Bu ayetin üçüncü mesajı ise
kurtuluşa ermek için ilim öğrenin. Yunus
Emre’nin söylediği gibi “İlim ilim bilmektir,
ilim kendin bilmektir. Sen kendin bilmezsen, bu
nice okumaktır.”
İlimden maksat zahirden görüp öze doğru
inmektir, iç manayı keşfetmektir.
3-)
İbadet Etmek:
Yani namaz, oruç, hac, zekat, cihad ve
cenabetten temizlenmektir. Namaz; Tanrı’ya
yakarmadır. Hem dileklerini bildirmek, hem de
Allah’ın yüceliğini anarak onun ilahi gücünü
tefekkür etmektir. Arapça’da salatınızı yapınız
ifadesi dua etmeyi emreder, salatınızı kılınız
ifadesi namaz kılmayı emreder. Fakat İslam
Dininde ibadet namazla sınırlı değildir. Namaz
bu ibadet şekillerinden biridir. Bunun yanı sıra
zikir, tesbih, tehlil, hamd ve şükür gibi bir
çok ibadet şekli emredilmiştir.
ARAF SURESİ 35. AYET
“Rabbinizi öz benliğinin içinde yalvarıp
ürpererek, alçak bir sesle sabah akşam zikret
sakın gafillerden olma.”
ARAF SURESİ 205. AYET (Tesbih ile ilgili)
“Rabbin katında olanlar, büyüklük taslayıp O’na
kulluktan yüz çevirmezler; O’na tesbih ederler
ve yalnız O’na secde ederler.”
NAMAZ: Zahiri olarak belli zamanlarda ve belli
biçimlerde Tanrı’ya yakarmadır. İbadetin amacı,
Tanrı’ya yönelik olarak yapılan kulluğun Tanrı
katında insana yansıması ve insanın
olgunlaşmasıdır.
SALAT: Tanrı’yı içten anıp selamlama anlamına
gelir.
BATIN: Her an Tanrı’yı gönlünde taşıma, bu yolla
sürekli namazda olma. İnançta gönül hem
Tanrı’nın evi hem de tanrısal olana ulaşma amacı
olan gönül bilgisinin, sezgisel aklın birikmiş
biçimidir. Yani Tanrı’yı kendi gönül evinde
konuk etmek O’nunla söyleşmek, namaz anlamında
asıl ibadet olarak algılanır. Namazdan maksat
arınmaktır ve kötülüğü terk etmektir.
NAMAZ: Zaman, mekan ve vakite bağlı
kalınmaksızın Tanrı’yı sürekli anmaktır.
Peygamberimizin s.a.v. buyurduğu gibi namazdan
maksat kötülüğü terk etmektir eğer kötülüğü terk
etmediyseniz kılmış olduğunuz namaz sizi Allah’a
götürmez. İbadet cennet arzusu ve cehennem
korkusuyla olmamalı. O amaçla yapılan ibadet
riyadır. Çünkü bu tür yapılan ibadet nefis ve
arzulara dayalıdır. Oysaki gerçek ibadet Allah
katında geçerli olan her türlü istekten
vazgeçerek yalnızca ona yönelmektir.
Ozanlarımızdan Ziya Gökalp’ın belirttiği gibi:
Benim dinim ne ümmettir ne korku,
Allah’ıma sevdiğimden taparım
Ne cennetten ne cehennemden bir koku,
Almaksızın vazifemi yaparım.
Vaiz bana muhabbeti şerh eyle,
Ben anlamam melek nedir, şeytan ne
Erenlerin esrarından söz eyle,
Seven kim, sevilen kim, seven ne
3-a) Oruç Tutmak:
ORUÇ: Kur-an’da, iki türlü bildirilmiştir. Farz
ve vacip, farz olanlar bütün İslam alemine
bildirilen oruç, vacip olanlarsa bir dileğin
yerine gelmesi ve işlene suça tövbe etmek için
tutulan adak oruçlarıdır. Örneğin Nisa
Suresi’nin 93. ayetindeki oruç bunlardan
birisidir. Orucun bir zahiri yönü bir de Batıni
yönü vardır. Zahiri yönü Allah’a şükretmek ve
nefis aç kalınca olur ki, yetim, çaresiz ve
sağlığı kendisini geçindirmeye elverişli olmayan
insanlarımızın sıkıntılarını anlayıp merhamet
duyguları gelişir vicdan muhakemesine düşer de
bu kardeşlerimize yardım elini uzatır. Gerçek
müminin orucu ise senede 365 gündür. O kişi
yaşamı boyunca halk için çalışır paylaşımcıdır.
Komşusu aç iken o tok gezemez. İnsanlar
sefalette iken o saltanatta olmaz. O gerçek
mümindir ki sadece nefsini değil yani midesini
değil, bütün uzuvlarını harama karşı bağlı
tutar. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurduğu gibi,
oruçtan maksat kelimenin fuhuşundan arınmaktır.
Yani her türlü kötülükten arınmaktır. Yine
buyurur ki nice namaz kılan vardır ki sadece
bedenine yorgunluk vermeden başka bir şey
yapmamıştır. Nice oruç tutan vardır ki nefsini
aç bırakmaktan başka bir şey yapmamıştır.
3-b) Hac’a Gitmek:
Zahiri hac olarak her Müslüman ömründe bir kez o
kutsal makamı ziyaret etmelidir. Batın-i hac ise
yoksulları yetimleri doyurup giydirmek
insanların gönlünü kazanmak ve gönüle girmektir.
İnançta gönül Tanrı’nın evidir. Her emek
verilerek yaşanılarak elde edilen gönül
bilgisinin (sezgisel) aklın birikmiş biçimidir.
Gönülde Tanrı konuktur bilgi ağırlayandır.
Bilgiyle gönül evinde Tanrı’yı ağırlama ve onun
hizmetinde bulunma hac olarak algılanır.
Hararet nardadır saçta değildir
Keramet baştadır taçda değildir
Her ne ararsan kendinde ara
Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değil.
Hacı Bektaşı Veli
3-c) Zekat Vermek:
Zekat bir nevi sosyal yardımlaşmadır. Maddi
imkanları yerinde olanlar, her sene kazancının
%40’ını (kar payının) yoksullara, yetimlere ve
hayır kurumlarına vererek bu görevini yerine
getirmiş olurlar. Batıni olarak da: Tarikat
yolunda tanrı katına ulaşmak için kendi
varlığından vazgeçme. Kendi varlığından
vazgeçerek kendini temizleme. Yani kendi
varlığından vazgeçme, birey olarak dünyasal
isteklerine sırt çevrime anlamını taşır.
Amaçlanana ulaşabilmek için kimi doğal
gereksinmelerini karşılamada perhizli olma,
felsefede doğal olandan sapma değil, doğal olana
karşı durmayı bir eğitim aracı olarak
kullanmadır. Kendi bilgisinden diğer insanları
yaralandırma, bu yolla kendini temizleme.
Kendindekini bir başkasına katkıda bulunmadır
3-d) Cihat Etmek:
Cihat’ın iki türlü manası vardır.
- Zahiri Cihat:
Vatan topraklarını ve namusunu korumak için
savaşmak ve elinden geldiğince aklıyla, diliyle
hakkı batıldan ayırt etmek için doğruyu
savunmaktır.
-Batıni Cihat:
Kişinin nefsiyle mücadele etmesidir. Sonuçta
insanda her türlü kötülüğü yapmaya yatkın bir
duygu hali vardır. Yani zorba bir hükümdar gibi
kötülüğü emreden bir nefis vardır ve buda nefs-i
emaredir. Kur-an’ı Kerim nefs-i emare hakkında
şöyle buyurmaktadır.
Yusuf suresi 53. ayet
“Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis
gerçekten daima kötülüğü emreder. Ama Rabbimin
esirgediği nefis müstesnadır. Çünkü Rabbim
gafurdur rahimdir.”
Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) bir kudsi hadisinde
nefis hakkında şöyle buyurmaktadır; “Savaş eri
Allah için nefsiyle savaşandır.” Bu bağlamda en
büyük savaş insanın kendi nefsine karşı verdiği
savaştır. Gaza yada cihat denilince insanın
kendini terbiye etme aşamasıdır. Aksi takdirde
Allah adına insanları öldürmek cihat değil
katilliktir.
Nisa Suresi 93. ayet
“Bir insanı kasten öldürenin cezası, içinde
ebedi olarak kalmak üzere cehenneme atılmaktır.
Allah ona azap etmiş, lanet etmiş ve büyük bir
azap hazırlamıştır.”
Ayetten de açık bir şekilde anlaşılıyor ki, kaza
sonucu meydana gelen ölümlerin haricinde adam
öldürmek, Allah’ın yasalarına ve ilahi
emirlerine karşı gelmektir. Bu da Müslümanım
diyenin yapamayacağı bir şeydir.
3-e) Cenabetten Temizlenmek:
Cenabet zahiri olarak şeriat kurallarına göre
yıkanmaktır. Yani gusul abdestini zorunlu kılan
durum demektir. Örneğin kadının hayız ve nifas
durumu, loğusalık (doğumdan sonraki temizlenme)
çıkma durumu, insanın ölüye eliyle dokunması
durumu, gusul almayı gerektirmiştir. Hacı
Bektaşi Veli “Makalat”ında cünüplüğü şöyle
tanımlıyor;
“Doğrusu bunu böyle bilin ki, kendini manevi
kirlersen arındırmayan başkasını temizleyemez.
Yani ahlaki değerlere sahip olmayan başkalarına
ahlak dersi veremez. Ama şeriat kapısında
elbisene ve tenine bir pis nesne deyse, su ile
yıkanınca hem elbisen hem de bedenin temizlenir
o zaman abdest alman reva olur, ne bedenin
temizlenir, ne cenabetliğin gider, ne de
abdestin reva olur! Zira yıkanan Allah’ın
emirlerine uymuyorsa yıkanmakla temiz olmaz.”
Çünkü cünüplüğü gerektiren durumlar kabahattir,
kabahatler düşkünlüğü meydana getirir.
Birbirinin helali olan eşlerin birleşmesinden
cünüplük meydan gelmez. Çünkü Nisa Suresi 43.
ayetinde, veya kadınlara yaklaşmışsanız
ifadesi yer almaktadır. Bu ayetlerde belirsizlik
zamiri kullanılmıştır. Kadınlara denilerek
kişinin kendi kadınının dışındaki kadınları,
yani zinayı gerektiren durumlardaki kadınları
kast etmektedir. Ayetteki emir açıktır. Kendi
eşine yaklaşan kimseyi cünüplük gibi bir kabahat
yüklenmemiştir veya kişi bekar ama kadınlara
zinayı getiren durum meydana getirmişse kabahat
işlediğinden dolayı cünüptür. O da su ile değil
ancak tövbe ederek bir daha cünüplüğü gerektiren
hallerde bulunmamak şartıyla tövbesi kabul
olunur. Su ise beden temizliği içindir. Bu da
Maide suresi 6. ayetinde ibadetin
içerisinde hem kendisini, hem de toplumu
rahatsız edici risklerden temizlenmesi emri
Kur-an’dır.
Bakara Suresi 187. ayet
“oruçlu olduğunuz günlerin gecelerinde
kadınlarınıza yaklaşmanız helal kılınmıştır.”
Bu ayette cünüplük kelimesi kesinlikle geçmez.
Çükü kullanılan ifade (kadınlarınıza) oysaki
Nisa Suresinin 43 ayetinde ise (kadınlara)
cümlesi kullanılmıştır. Yani nikahlı eşiniz
olmayan kadınlarla ilişkiye girdiğiniz zaman
cünüplük meydana gelir. Çünkü Allah’ın men
ettiği bir eylemdir. Tarikatın cünüplüğü dört
kapının hizmetini bırakıp Allah’ın emirlerini
terk etmektir.
4-)
Helal Kazanmak:
Yani meşru olmayan kazançları haram saymak ve
onlardan kaçınmaktır. Çoluk çocuğuna haram lokma
yedirmemektir. Kendisine ait olmayan hiçbir
nesneye el uzatmamaktır. Yetim hakkı yememektir,
üzerinde herhangi bir kul hakkı olmamalıdır.
Helal kazancını haram yollarla sarf etmemelidir.
Örneğin içki alemleri, kumar ve nefsini tatmin
etmek için şehvet yolunda harcamamalıdır.
5-)
Nikahlanmak:
Her genç kızın ve erkeğin zamanı gelince
evlenmek ve evlilik görevlerini yerine
getirmektir. Evlenen çiftler evlilik gününde
ölümüne kadar asla birbirlerine ihanet
etmemeleri gerek aksi taktirde düşkün
sayılırlar. Meyveleri olan çocukları da haram
sayılırlar. Aile yani anne ve baba çocuklarına
karşı olan görevlerini yerine getirip, onları
topluma ve devletine faydalı kılıp iyi bir
eğitim ve güzel ahlak ile yetiştirdikten sonra
ailevi görevini tamamlamış olur.
6-) Hayız (kadın adet hali) ve Loğusalık
(kadının doğum sonrası hali) cinsi münasebeti
haram bilmek:
Bakara Suresi 22. ayet
“Hayız zamanda kadınlardan el çekin
temizlenmelerine kadar onlara yaklaşmayın.”
Yani resmi nikahlı olmadan, herhangi bir kadınla
ya da erkekle dost hayatı yaşamak haramdır.
Mutlaka nikahlı evlilik olmalıdır. Eşler
evlilikleri boyunca birbirlerine sadık kalmalı,
zinayı gerektirecek durumlarda bulunmamalıdır.
Aksi halde büyük günah, yani günahı kebair-i
işlemiş olurlar. Çünkü en büyük günah şehvet
günahıdır.
7-) Sünnet-i Cemaat Olmak:
Yani zahiri olarak Hz. Peygamber’in emirlerine,
örfüne, davranış, söz ve yaşayış biçimine uyma
ve uygulamadır. Toplumun koyduğu kurallara
uymadır. Yani beşeri kuralları olan; anayasadaki
iş kanunları eğitim kanunları, sağlık kuralları
vs. uyma ve uygulamadır.
Batıni manası ise; yol töreleri konusunda
bilgisiz olmama. Hz. Peygamber ve Hz.
Peygamber’den sonra Hz. Ali ve soyundan gelen
imamların seyitlerin söz, davranış uygulama
güzel ahlakı yaşama biçimlerini örnek alma ve
onaylarını kabullenmedir. Pir’e Mürşid’e itaat
etme, Pir ve Mürşid müritlerine kurtuluş yolunu
ve tanrısal sırların çözümünü gösteren,
dervişleri yöneten ve yönlendiren, üstün aşamalı
tarikat ulusudur. Bu nedenle sözü yasa niteliği
taşır. Talip bu söze uymakla Sünnet-i Cemaat
olma şansını yakalar.
8-) Şefkatli (Merhametli) Olmak:
Zahiri manası; insanlara karşı sevecen ve yumuşak davranılmalı.
Yaradılmış bulunan tüm varlıklara karşı sorumlu
olmalı.
Batıni anlamı; tüm yaradılmışlara karşı sevecen
olunmalı ve onları Tanrı’nın emaneti olarak
kabul edip korunmalı. Çünkü kamil insan
yeryüzünde Tanrı’nın halifesidir ve menzili ise
turablıktır. Toprak nasıl ki büyük bir tevazu
ile doğadaki canlıları iyisiyle ve kötüsüyle
bağrında besleyip yaşamalarını sağlıyorsa,
insanoğlu da yeryüzünde Tanrı’nın halifesi
olarak bütün varlıklardan sorumludur ve barışçı
olmalıdır.
Rad Suresi 25. ayet
“Allah verdikleri sözü, onu antlaşma haline
getirdikten sonra bozanlar, Allah’ın
birleştirilmesini emrettiği koparanlar ve
yeryüzünde fesat çıkanlar, işte lanet ve yurdun
kötüsü (cehennem) onlaradır.”
Hz. Resul (s.a.v.) buyurduğu şefkat imandadır.
Öte yandan tevhid anlayışının bir sonucu olarak
doğadaki her şey Tanrı’nın bir görünümüdür. Bu
nedenle kamil insan, kendi dışındaki her şeyi
korumak ve kollamak göreviyle yükümlüdür.
9-) Temiz Giyinmek:
Temiz bulunmak, temiz giyinmek ve temiz ortamda
yaşamaktır. Ayrıca temiz yemeklerden yemektir.
Kur-an’ı Kerim’in İkinci Suresi 172. ayeti
“İman sahipleri size verdiğimiz rızıkların
temizlerinden yiyin ve eğer kendisine kulluk
ediyorsanız Allah’a şükredin.”
Yani ayetteki ifade Allah’ın haram saydığı
yiyecekleri yemem hususundadır. Meşru olmayan
yoldan elde dilen haram kazançlardan uzak durmak
ve haram lokma yememektir. Sorumlu olduğu
kişilere yedirmemektir.
10-) Emir-i Bilma’ruf ve Nehyi’anil Münker
(iyiliği emredip yaramaz işlerden sakınmak):
İlahi emirlere uymaktır. Yani emredilen işleri
yapmak, yasaklanan işlerden kaçmaktır. Bu hayrı
bildirecek müracaat kapısı Peygamberlik makamı,
ondan sonra imamiyet makamı olarak Ehl-i Beyt
makamı ve velayet makamıdır. Bu makamların hepsi
de Kur-an’a müracaat eder oradaki mesajlarla
insanlara Tanrı’nın buyruklarını aktarırlar.
İnsanları kötülükten men ederler.
TARİKAT KAPISI
Tarikat, yol demektir.
Bir pirin, mürşit’in Hakk’a ulaşmak için, İslam
dinini yorumlayarak oluşturduğu, kendine özgü
kuralları, ilkeleri ve törenleri bulunan inanç
yolu, gönül yolu, manevi yol.
Kur-an Maide Suresi ayet 35:
“Ey inanlar! Allah’ın gazabından sakının. Ona
ulaşmak için vesileye (mürşit’e) bağlanın ve
O’nun yolun da gayret sarf edin ki
kurtulasınız.”
Tarikat Ehli:
Derviş.
Tarikat Makamı:
Tarikat yolcusunun tarikat yolunda geçmek
durumunda olduğu manevi aşamalardan her biri.
Tarikat Piri:
Mürşit’tir.
Tarikat Yolcusu:
Tarikat yoluyla Hakk’a ulaşmaya çalışan can.
Tarikat Yolu:
Tanrı’ya ulaşmayı sağlayan gönül yolu. Manevi
yol.
Tarikat-ı Aliye:
Allah’a ulaşan yol. (sıratal müstakim)
Tarikat-ı Naci(Naciye):
doğru yolu bulmuş kurtulmuş can.
Ansiklopedi:
Hz. Muhammed’in Hakk’a yürümesinden sonra
halifelik sorununa bağlı olarak tarikatlar
çıktı. Sünni tarikatlar şeriat kurallarına yeni
bir yorum getirdi. Tapınma biçimlerine, dinsel
görevlere özel bir düzen vermekten öteye
geçemedi.
Hz. İmam Ali’nin tasavvufi yorumundan yola
çıkarak, Ehlibeyt ve 12 İmam sevgisiyle
besleyerek gelen tarikatlar İslam dinine yeni
yorumlar getirdi. Bunun adına da Batınilik
denildi. Bu temel altında Alevilik de yayılıp
genişledi ve güçlendi.
“Kur-an’da ki ayetlerin gizli anlamları (örnek:
ELİF-LAM-MİM) olduğu ve bunların yorumlarını da
ancak temiz, pak, masum İmamların çözebileceği
Batınilik temeli üzerinde VAHDET-İ VÜCUT ve ruh
göçü felsefesiyle bütünleşti.
Süreç içinde; katı, cansız, aşksız,
yaratıcılıktan uzak bir İslami Ortodoksluk
sergileyen Sünni tarikatlar karşısında, hoşgörü
temeline dayalı, zengin, canlı, yaratıcılı ve
üretken bir dervişlik anlayışını geliştirerek,
tüm yaratılmışı kucaklayan bir İslami dünya
görüşü çıkardı.”
En büyük makamda; “İnsan-ı Kamil” olma
makamıydı. Yani “Hak’la Hak” olabilme.
Kaynağını nereden aldı; KUR-AN’dan
Tarikat ilminin kaynağı Hz. Muhammed (s.a.v.)
öğreticisi ise Hz. Ali (k.v.)
“Ene ilmün medinetü ve Aliyyün babüha”
Türkçesi: Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır.
Hadis
Tarikat on makamdır.
1-) Tövbe Etmek: Bakara Suresi Ayet 58: “Sizde deriz şu şehre
girin orada dilediğiniz kadar lokma yiyin.
Kapısından girerken secde edin ve tövbe edin.
Bizde sizin günahlarınızı bağışlayalım.”
Her talip pir ve mürşit huzurunda yani Hakk’ın
divanında, bir daha günah işlememek kaydıyla
tövbe etmeli ve tövbesinde sadık kalmalıdır.
Tahrim Suresi Ayet 8: “Ey inananlar yaptığınız
suçlardan bir daha yapmamak kaydıyla tövbe
ediniz.”
Ben namaz kıldım günahlarım affoldu. Hayır tövbe
etmek bir defaya mahsustur.
Geçmişteki günahlarında “kul hakkı” varsa onları
ödemelidir. Gönül kırdıysa, özür dileyici olup,
kırdığı gönlü onarmak lazımdır. Ağlattıklarını
güldürmek zarar verdilerinin Zaralarını
karşılamak koşuluyla tövbesi kabul olur.
Mürşitlik “Vesile” olarak maide suresi 35 ayetle
bildirilmiştir. Mürşit; dört kapı, kırk makamdan
geçmiş ham ervahlıktan sıyrılıp olgun duruma
gelmiş insan demektir. Hak’la hak olmaktır.
Allah halifesi olmanın gerekleriyle, ahlakıyla
donanmış, Hak’tan halka inen, bir birey toplum
hizmetlisidir.
2-) İkrar Vermek:
Talip olan bir kişi evvela bir Mürşit huzurunda yola ikrar
vermelidir ki; sıdk-ı kalp ile Allah’a teslim
olsun.
Ahzab Suresi Ayet 56:
“Allah ve onun melekleri Peygamberi överler. Ey
indirilene iman edenler; sizde onu övün ve
kurtuluşa ermek için tam teslim olun.”
Peygamber vekiline veya Peygambere teslimiyet
Allah’a teslimiyettir.
Hucurat Suresi Ayet 14:
“Ey Muhammed! Onlar iman ettik dediler. De ki;
siz iman etmediniz ama biz Müslüman olduk deyin.
İman henüz kalplerine yerleşmemiştir.
Kalbin Allah’a iman etmesi için Muhammed –
Ali’nin yoluna ikrarlı olması gerekmektedir.
Fetih Suresi Ayet 10:
“Ey Muhammed! Sana biat için el uzatanlar,
Allah’a el uzatmış sayılırlar. Allah’ın kuvvet
ve yardım eli onların elleri üstündedir. Kim
ikrarından dönerse zararı kendi nefsinedir. Kim
ikrarında daim olursa ona da mükafat
verilecektir.”
Şeriat kapısında biat esası yoktur. Yalnız
tanıklık ve inanmışlık yani “kelime-i şehadet”
getirmek esası vardır. Teslimiyet ve biat yani
ikrar vermek Aleviliğe mahsus (tasavvufi) bir
inançtır.
İkrarı bozanlar hakkındaki ayetlere gelince;
Bakara Suresi Ayet 27:
Onlar ki Allah’a verdileri ahdi (ikrarı) onunla
anlaşıp bağlandıktan sonra bozar. Allah’ın
birleştirilmesi emrettiği şeyi keser ve bozgun
çıkarır. İşte bunlar hüsrana uğrayanlardır.
Talip:
İsteyici demektir. Yani mürşitten Tanrısal
bilginin gizliliklerini öğrenir ve o bilgilerle
nefsini terbiyeye tabi tutarak olgunlaşır.
Hakk’a vasıl olur (ulaşır). Gerçek talip
mürşidin buyruklarına uyan kişidir. Talip şer
kabul edilen yanlış söz söyleyebilir. Kaygısıyla
mürşit karşısında sessiz kalmalıdır. Alevilikte
dilin afetleri olarak algılanan kötü sözlerden
kaçınma olayıdır.
Alevilikte yola girmede zorlama yoktur. Bu
nedenle; “Gelme Gelme, Dönme Dönme, Gelenin
Malı, Dönenin Canı Gider.” Derler.
Yani: yola girip ikrar verdikten sonra dönüş
yoktur. Onun için iyice düşün. Çünkü ikrardan
dönenler hakkında;
Maide Suresi Ayet 13:
Sonra sözlerini (ikrarını) bozdukları için
onlara lanet ettik ve kalplerini katılaştırdık.”
Bu ayete bianen ikrar veren talibin iyi
düşünmesi gerekir ki Allah’ın lanetine maruz
kalmasın. Hakk’ın yoluna girmek diriliktir.
Ölümsüzlüktür. Yoldan çıkmakta ölümlüktür. Yol
candır can cesetten çıkarsa ceset ölür.
3-) Temiz Olmak:
Tarikatın üçüncü makamı temizliktir. Talip tarikatın
kurallarına göre temizlenmelidir. Bu temizlik
maddi ve manevi kirlerden arınmaktır. Yani yola
girip ikrar veren talip meydana gelir, pirinin
huzuruna varır, rehber tarafından maddi
kirlerden arınması için üzerinde herhangi bir
kul hakkı var ise hak sahipleri tespit edilip,
ceme davet edilir ve hak sahibi hakkını talep
eder.
Rehber sorar; Ey talip! Döktüğün varsa doldur,
yani zarara uğrattığın varsa zararını öde.
Ağlattığını güldür. Yani dilinle halinle gönlünü
incitip kırdıysan o gönlü onar. Özrünü dile.
Çünkü gönül Hakk’ın kabesidir. Allah’a karşı
isyanda bulunduysan, buyruklarını yerine
getirmediysen, tövbe etki bu kirlerden arınasın.
Doğru gez. Dost gönlünü incitme, yalan söyleme,
haram lokma yeme, elinle koymadığın şeyi alma,
gözünle görmediğin şeyi söyleme, zina yapma,
edep erkan üzere otur, emanete hıyanetlik etme,
ölçü ve tartılara hile yapma, iftira etme,
yalancı şahitlik yapma, Allah’ın yarattıklarında
kusur arama, kimsenin aleyhinde dedikodu etme,
memleketine ve halkına hainlik etme, doğru çalış
v.s.
İşte talip bunların cümlesine tövbe ederek maddi
ve manevi kirlerden arınmış olur. Eğer talip bu
kurallara riayet etmeyip tövbesini bozarsa onun
tarikat abdesti bozulmuş olur ve o talip yol
düşkünüdür. Müminin abdesti tövbesidir. Su beden
temizliği içindir.
Neden düşkün olanlar ibadete giremez? Çünkü
tövbesini bozmuştur. Tarikata her türlü
kirlerden arınanlar girer.
Müzemmil Suresi Ayet 20:
“Ey Muhammed! Senin gecenin üçte ikisi kadarını
bazen de gecenin yarısını bazen de gecenin üçte
birini seninle beraber pak bir topluluk ile
birlikte ibadetle geçiriniz.”
Ayet ibadetin pak ve arınmış bir toplumla
yapılmasını emrediyor. İşte tarikatın üçüncü
makamı hem maddi hem de manevi kirlerden
arınmayı, hem de bedenen temizlenmeyi
emretmektir.
4-) Nefsi Terbiye Etmek: Kişi kendinde varolan Tanrısal
sırları keşfedebilmesi için nefsini eğitime tabi
tutmalı ve terbiye etmelidir. Aksi taktirde
Tanrısal sırlara ermesi mümkün değildir.
“Men Arefe Nefsehu Fekat Arefe Rabbehu”
(Nefsini bilmeyen Rabbini bilmez)
Yani; kendini tanıyan, yaradılış nedenini ve
kaynağının nereden geldiğini keşfeden Tanrı’nın
güç, kudret ve azametini sezinleyebilir. Kişi
yaradılış gayesinin ne olduğundan haberdar
değilse Kur-an’ın deyimiyle;
“Burada Kör Olan, Ahirette de Kördür.”
Cenab-ı Allah en büyük hazineyi yani “Aklı”
insana verdi. O hazineyi hiç kullanmadan
sahibine teslim etmek akıl karı değildir.
İnsanlar yalnız işkembesi için yaşamamalıdır.
Çünkü insan nesli dünyaya sırf yemek ve içmek
için gönderilmedi. Görevlerini ifa etsin diye
yaratıldı. Kişi nefsini ve şehvet duygularından
kurtulamıyorsa,
Araf Suresi Ayet 165: “Onlar kendilerine verilen
öğütleri unutunca, yapmakta oldukları kötülükten
ötürü şiddetli bir azap ile cezalandırdık.”
Araf Suresi Ayet 166: “Böylece onlar
kibirlerinden dolayı kendilerine yasak edilen
şeylerden vazgeçmeyince onlara hor ve zelil
maymunlar olun dedik.”
Yani; Nefsin şehvet ve arzusundan arınmayanlar
hayvan suretine dönüştürülüp cezalandırıldığı
bildiriliyor. Şimdi ey talip! Zararın neresinden
dönülürse kardır. O ölüm öyle bir şeydir ki,
gelirken ne seslenir ne de haber verir.
5-) Hizmet Etmek:
Talip olan kişiler mürşidine ve yol kardeşlerine sorumlu
olduğu eş dost ve akrabalarına hizmet etmektir.
“Halka hizmet Hakk’a hizmettir.” Bu yolda makam
mevkii ve rütbe üstünlüğü yoktur. Herkes bir
“can”dır ve eşittir. Bu yola giren kişi; birey
ve toplum hizmetlisi olmak durumundadır. Kendi
istek ve arzularından vazgeçip nefsinin
isteklerine sırt çevirip insanlığa hizmet için
bir eser bırakır ölümsüzleşir.
Arifler makamında buna “Fena Fiilah” (kendi
varlığından vazgeçip yok olup Tanrı varlığında
sonsuzlaşmaktır. Tanrı’da yok olmaktır.) makamı
denir.
“Hizmet Olmadan Himmet Olmaz”
Bu yolda herkes birbirine bağlıdır ve cümlesinin
başı da yola bağlıdır. Yolda Allah’a bağlıdır.
Bu yolun adı da “Sıratel Müstakimdir” (dosdoğru
yol).
6-) Takva:
Takva kulun Allah’a karşı işleyebileceği suçlardan korkmaktır. Nefsin
kendisine yaptırmış olduğu her kötü eylemin
karşısında Tanrı’nın kendisini gözetlediği ve
gördüğünü hissedip kötü eylemlerden
vazgeçmektir. Yapmış olduğu kötülüklerin bir gün
bedelini ödeyeceğini bilip korkmaktır.
Çünkü Allah’ın insana vermiş olduğu rahmanı ruh
insanın bedeninde var olduğu müddetçe insanın
her türlü fiil ve eylemlerinden haberdardır.
Zariyet Suresi Ayet 50:
“Ey Muhammed! De ki; O halde hem küfrü bırakıp
Allah’a koşun şüphesiz ben sizi onun azabıyla
korkutan açık bir peygamberim.”
Ayette kişi küfürden nefsin şehvetinden ve
haksızlıktan korkmasıdır. Tanrı’nın bir
yansıması olarak algılanan doğaya ve insanlara
kötülük, en büyük kötülüklerden sayıp
korkmaktır.
7-) Ümit Etmek:
İnsan hiçbir zaman Allah’tan ümidini kesmemelidir. Gitmek
istediği hedefe mutlak suretle ulaşacağına ümit
etmelidir.
Zümer Suresi ayet 53:
“Ey Muhammed! De ki; Ey kendi nefsine uyup,
haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden
ümidinizi kesmeyin Allah bütün günahları
bağışlar…”
Sıratel Mustakim (dosdoğru yol) üzere olan her
can kutsal gerçeğe bir gün kavuşacağı ümidini
hiçbir zaman yitirmemelidir. Kişi yeter ki
kalbinde şüpheye yer vermesin.
Yüce yaradana sıdk-ı kalp ile sığınsın. Çünkü O
yüce Allah bütün dileklerinin mercii makamıdır.
Buyurur ki;
Bakara Suresi Ayet 186:
“Kullarım beni senden sorarlarsa, de ki; ben
size pek yakınım. Her zaman niyaza varıp, dize
gelip dua edenin isteğine koşarım ben. Benim
davetime böyle koşsun kullarım. Doğru yola
gitsinler ki selamete ersinler.
Öyleyse diz üstü oturup dua edip, Allah’tan
ümidi kesmemektir.
8-) Hırkadır, Zembildir, Makastır, Seccadedir. İbret Alma
ve Hidayete Ermek:
Hırka alma: Tanrısal niteliklere bürünme ve kutsallık kazanmadır.
İmam Cafer-i Sadık buyuruyor ki, hırkanın imanı
kapalılıktır (örtücülüktür). İslam’ı temizlik,
dini tanışıklıktır. Kıblesi mürşiddir. Sözü
Allah’ı anmaktır. Sırrı şevktir. Canı ibadettir.
Gusülü; dünya uğraşında temizliktir. Yakası
razılıktır. Eteği dervişliktir. İçi nur dışı nur
görmektir. Farzı söylemektir. (hakikati ve
doğruyu) Sünneti makastır ki kötülüklerini kesip
atması için, marifeti; sıdktır (sadakat ve
bağlılık) yüzü pir içi mürebbidir. İmam Cafer-i
Sadık yol ehli canların üç sünneti yerine
getirmeleri zorunlu görür.
1.
Sünnet: Allah’ın varlığına tanıklık etmektir.
Tanrı adını dillerin sevgisini gönüllerden
düşürmemeleri gerekir.
2.
Sünnet Nübüvettir. Yani peygamberlik makamına
iman etmektir. Hz. Muhammed’i örnek alıp onun
gibi yaşamaktır.
3.
Sünnet Velayettir. Hz. Ali’nin makamıdır.
Anlamı; peygamberliğin son buluşunda sonra
müracaat kapısı imamet ve velayettir. Çünkü Hz.
İmam Ali hem imamdır, hem de velidir.
Yola giren her talip gönül rızasıyla o makama
biat edip teslim olması lazımdır. Biat (ikrar)
nübüvvetlik döneminde peygambere verildi.
Nübüvvetin son bulmasından sonra biat velayet
makamına yapılır. Çünkü velayet makamı
sonsuzdur.
Seccade:
Her zaman her yerde Allah’ın tecellilerinin
huzurunda olduğunu bilmektir. Yeryüzünde her şey
bir ilahı varlığın görümüdür. Alevilikte seccade
pi postudur. Muhammed Ali makamıdır. Post
kutsaldır. İnançta postun başı “teslim
olmaktır”. Ayağı hizmet etmektir. Sağı el tutmak
yani el ele el Hakk’a dır. Yani ikrar vermektir.
Solu nefsi kırmaktır. Nefsine cihat edip O’na
galip gelmektir. Çünkü nefsine bilen Rabbini
bilir. Dışı sebat etmek yani sabırlı olmak, kişi
sabırla o makama ulaşır. İçin; temkin, yola
giren talibin bu yolda inançlı ve kararlı
olmasıdır. Ortası muhabbettir. Mihrabı cemal
cemale gelmektir. Yüz yüze halka namazı.
Bakara Suresi Ayet 115:
Doğuda Batıda Allah’ındır. Ne yana dönerseniz
dönün Allah’ın yüzünü görürsünüz.”
Doğusu sevinçtir. Yer küresinde dünyaya gelmek,
sevmek ve sevilmektir. Batısı bilimdir. İnsanın
olgunluk çağında bilime ve sanata yönelmesidir.
Koşulu: “Erenler önünde baş eğmektir.” Benliği
yıkıp Hakk’a secde etmektir. Hak kapısı
mürşitlik makamıdır. Mürşidin huzurunda yapılan
secde Hakk’a yapılmıştır.
İblis Hakk’ın ademde mevcut olduğunu bilmediği
için secde etmedi ve Allah tarafından lanete
tabi tutuldu.
Canı tekbirdir. Yani candan geçmektir. Hakk
yolunda şeriat yok olma, yani halka hizmet etmek
ve yaramaz işlerden beri olmaktır.
Tarikatı:
Acımdadır. Şevkat ve merhametli olmaktır.
Marifeti:
Rızadır. Pirinden rızasız iş işlememektir.
Rızasız lokma yememektir. Yaptığı her güzel
işini Allah rızasını ve yakınlığını kazanmak
için yapmaktır.
Hakikatı:
Kavuşmaktır. Yaradana ulaşmaktır. Onunla
sonsuzluğa, ölümsüzlüğe ulaşmaktır.
Zenbil alma. İrfan arayıcısı olmaktır. İrfan
bilme anlama anlamına geliyor. Alevilikte ise
evrenin sırlarını bilmek ve kavramaktır.
İbret Alma: Her şeyde Tanrı’nın bir hikmeti
olduğunun anlamıdır. Yaratılmış her türlü
mahluktan, bitkilerden gök cisimlerinden ibret
alınmalıdır ki; O’nun kudret ve azametinin
nelere kadir olduğunu keşfedip hidayete
ermektir.
Hidayete Erme: Hakk yoluna girme, tarikat
kurallarını benimsemedir. Hakk’a yönelen her
can, manevi yükselmeyle insanı Allah’a ulaştıran
yol olarak tarikatı benimser ve Hakk’ın
sırlarına mahzar olunca hidayete ermiş olur.
9-) Muhabbet Etmek:
Muhabbet üç türlüdür.
1.
Cahillerin Sohbeti; Zan ve Kıyastır.
2.
Bilginlerin Sohbeti; İlim ve
Teknolojidir.
3. Ariflerin Sohbeti;
Evrendeki Tanrısal sırların keşfidir.
İnsana yakışmayan her türlü yaramaz işlerden
uzak durup arınmadır.
Muhabbet makamının yanı sıra sevgi makamı da
muhabbette mevcuttur. Sevgi; kulu Allah’a
götüren bir ilham kaynağıdır. Sevgi sadece
insanlara mahsus bir olaydır. Allah’ın yarattığı
varlıkları sevmeyen Allah’a ulaşamaz. İnsan
yeryüzünde Tanrı’nın halifesidir. Yaratılan
bütün varlıkları sevmek, korumak zorundayız.
Yunus: Yaratılmışı hoş gördük, Yaradandan ötürü.
10-) Aşka Ermek / Şevke Ermek / Özünü Fakir Görmek:
Aşka Erme:
Allah’ın varlığını içten gelen bir eğilimle
sevme, sevilende kendini yok etme, sevilenle bir
olma. Seven yok, yalnız sevileni var etmedir.
Tarikata giren bir can, aynı zamanda bir aşktır.
“Seyrü-Sülük” yani aşk ve cezbe, aşk ile kemale
erme. Yüksek aşkla Allah’a ulaşma. Evrensel
insan aşkıdır bu. İnsanı kamil olma yoludur.
İnsanı gören ve seven, Allah’ı hatırlar.
Sofra = Şölendir. Meydan = Törendir.
Tasavvufi okuldur bu. Aşkla Tanrı’sal varlığın
gizliliklerine bağlanarak, kendini Tanrı’da,
Tanrı’yı kendinde görme aşamasına yükselmiş
yetkin kişi demektir.
Bu nedenle Tanrısal özde ölmezliğin sırrına
ulaşılması durumunda belirten sevenle sevilenin
birliğini anlatmak için “Aşukla – Maşuk”
özdeyişi kullanılır.
Şevk Makamı:
Candır. Can cana kavuşursa, Allah’a ulaşırsa,
sevinmek, oynamak, zevkle, şevkle hareket etmek
şaşılacak şey değildir. O hareket yaradanın
dostluğu içindir helaldir. Çünkü ilahi nasiptir.
Yani Allah’ın sevgisinden ve Tanrısal
tecellilerden kaynaklanan coşkuyu duymadır.
Özünü Fakir Görme:
Allah uğruna dünya varlığından vazgeçme,
dünyanın geçici isteklerine aldanmama kendisine
verilen nimetlerden bütün varlıkların
yararlanmasını sağlamaktır.
Hz. Peygamber: “Muhtaçlık benim medari
iftiharımdır. Kıyamet gününde ben onunla
öleceğim.” Bir talip her şeyi ola ama hiçbir şey
benim demeye, çünkü cümlesi Allah’a mahsustur.
Kul oldan yararlanma mükellefiyetine sahiptir.
Yunus: “Mal sahibi, Mülk sahibi, Hani bunun ilk
sahibi.”
MARİFET KAPISI
Adem oğlunun “edep”ten nasibi yok ise insan
değildir. Adem oğlu ile hayvan arasındaki fark
budur. Şems-i Tebrizi’den nakledilir ki; “Ey
Ademoğlu gözünü aç ve gör Allah-ü Teala’nın
kelamının manası olmasıdır.
1-) Eline – Beline – Diline Sahip Olmak:
Eline sahip ol; o eli harama uzatma, hırsızlık
yapma, sana aitolmayan şeylere el uzatma, elini
suç işlemekten ve kan dökmekten uzaklaştırıp
güzellikleri yaratma haline dönüştür.
Diline sahip ol; yalan söyleme insanları birbirine düşürecek
kov ve gıybette bulunma.
Beline sahip ol; zina yapma, helalinden gayrisine şehvet
gözüyle bakma.
2-) Korkmak:
Talip Allah’a yakınlaşmaya çalışırken ulaştığı marifet
aşamasından düşme endişesini taşıması durumudur,
aksi taktirde Tanrı’ya korkuyla değil sevgiyle
varılır. Korku her an (nefsin) o makama ulaşmış
kişiyi bir hataya sevk edebilir endişesidir.
Talibin arzuladığı didarı (Hakk’ın Cemali)
görmekten mahrum kalma korkusudur. Korku; yanlış
algılamayla birlikte el afetleri, dil afetleri
ve bel afetleri ile meydana gelebilen
maruzatlardır. İkinci makamdaki mertebe Nefes-i
Levame mertebesidir, Abidler makamıdır. Kıyamet
suresinin ikinci ayetinde: Kendini tanıyan nefse
yemin ederim ki, muhakkak öldükten sonra
dirileceksiniz. Nefsi Levame kendini tanıyan
nefistir ve Zühdü Takva üzeredir. Yani doğru
yola kendini adama ve hata yapma korkusuyla
Tanrı’dan korkmadır.
3-) Perhizkar Olmak:
Yani Nefsin isteklerine karşı çıkmak ve onu
terbiye etmeye çalışmaktır. Mahrem olan
şeylerden yani Nehyül Münkerden. (nefsin arzu ve
isteklerine dayalı tüm isteklerden uzak durma
halidir.)
4-) Sabırlı Olmak:
Sabır emirleri yapmakta yasaklardan sakınmakta,
başa gelen müsibetlere tahammül etme ve
katlanmaktır. Ahkaf Suresinin 35. ayeti: “Artık
Resullerin azim sahibi olanlarının sabrettiği
gibi sabret. O inkarcılar için acele etme.” Yine
Hadis-i Şerif’te: Her kim sabrederse, Allahü
Teala o kimseye sabrın hakikatini ihsan eder.
Sabrın başı acı lakin sonu tatlı olur. Sabır
dinin yarısıdır. Sabr-ı Cemil başa gelen bela ve
musibetten dolayı feryat etmeden, insanlara
şikayette bulunmadan yapılan sabırdır.
Yusuf suresinin 16. ayetine mealen: “Yakup
(A.A.) oğullarına dedi ki: Hayır, nefisleriniz
siz aldatıp böyle bir işe sürüklemiş. Artık bana
düşen Sabr-ı Cemildir. Sizin bu yaptıklarınız
üzerine sabrımla Allahü Teala’dan sabır
isterim.”
Kanaat ise: Allah’tan kendisine verilene razı
olmaktır. Az şeyle yetinmek, nafakada yani yeme,
içme ve barınacak yerde zaruret (az) miktarına
razı olup nefse dayalı şeylere fazla bağlanmadan
daha çok istememektir. Allahü Teala buyuruyor
ki; Ey kulum verdiğim rızka kanat eyle,
insanların en ganisi (zengini-manevi) olursun,
kimseye muhtaç kalmazsın.(Hadi-i Şerif Nihaye)
5-) Utanmak:
Allahu Teala’nın razı olmadığı çirkin şeyler, yapmaktan
kaçınca; başkalarının kötülemelerinden korkma ve
sıkılmaktır, vehaye etmektir. Haya: hadis-i
Şerfte buyurur ki; Haya imandadır. İmanı olan
cennettedir. Fuhuş kötülüktür. Kötüler
cehennemdedir. Hayasız insan, halk içinde çıplak
oturan kimseye benzer. Allahü Teala’dan haya
ediniz! Hakiki anlamda Allah’tan haya etmek,
kötü düşüncelerden uzak durmak, helal lokma
yemek ve ölümü hatırlamaktır. Hakka varmak
isteyenler, dünyanın süsünden ve zinetinden
uzaklaşır. Kul haya sahibi olduğu zaman,
nefsinin arzu ve isteklerine meyletmek, sonra
hayayı terk etmektir. Hayanın en kıymetlisi
Allahü Tealadan utanıp yaramaz iş işlemektir.
6-) Cömert Olmak:
Cömertlik iki türlüdür, maddi ve manevi. Maddi
cömertlik İslam dininin emrettiği gibi parasını
ve malını hayırlı işlerde kullanmak, kazancını
içki, kumar, şehvet gibi nefsinin arzu ve
isteklerine dayalı yollarda kullanmamaktır.
Allah’ın emrettiği gibi yoksul yetim ve yardıma
muhtaç, kişiler yararına sarf etmektir. Hz.
Ali’nin (K.V) buyurduğu gibi, cömerdin yemeği
şifadır, cimrinin yemeği ise hastalıktır. Allahü
Tealanın cömertliğini bir düşünün ki
yerküresinde yarattıklarının cümlesine
nimetlerini hiçbir karşılık beklemeden
sunmuştur. Kafir kullarını dahi rızklarını
kesmeden verir. Manevi cömertlik ise; Alimler
sınıfında olan bir kişi ilim cimriliği yapmadan
onu layık olan kişilere sunmaktır. Yani
bilgisini ehli olandan esirgememektir. İlim
adamı yetiştirilmelidir ki o ilmi onu
ölümsüzleştire aksi takdirde Allah’ın kendisine
sunmuş olduğu hazineden hiçbir eser bırakmadan
ve kimseyi yaralandırmadan toprağa gömmektir.
Buna da ahmaklık derler. Nasıl ki bir altın
madeniniz olunca hiç işlemden seyirci olursunuz
ve ömrünüz nihayetine erince de geride
evlatlarınıza bırakacak bir mirasınız olmayınca
arkanızdan rahmet yerine cimriliğinizden dolayı
lanet okurlar. Bu ilim cömertliği sanat dalında
da geçerlidir.
7-) Tasavvuf İlmini Öğrenmek: Tasavvuf
ahlak ve kalp ilmidir. Gönül yolu ile önce
kendini, sonra kendi özünde Tanrı’yı bulmadır.
Gönlünü kötü huylardan temizleyip, kalpten
imanın vicdanileşmesini sağlamak kalpten imanın
sağlamlaşması için nefs-i emareden doğan şüphe
ve tembelliklere yer vermemek kaydıyla,
sıkıntıları giderip ibadetinde kolaylık ve
lezzetin hasıl olması için gafletten uzaklaşıp
her an Hakk’la beraber olmaktır. Tasavvuf
halidir, söz değildir, söz ile ele geçmez. Hal
ile yaşanılır. Tasavvuf: Namaz, oruç ve geceleri
ibadet etmek değildir. Bunları yapmak her
insanın kulluk vazifesidir. Tasavvuf insanları
incitmemektir ve alçak gönüllü olmaktır. Bunu
elde eden o ilme vasıl olur. Tasavvuf ehlinin üç
vasfı vardır. Birincisi toprak gibidir. İyiyi de
kötüyü de bağrın da besler, ayırd etmez.
İkincisi bulut gibidir, herkesi gölgeler.
Üçüncüsü yağmur gibidir, sevilen kimseyi de
sevilmeyen kimseyi de sular. O rahmet suyunu
ayırım yapmadan herkese gönderir. İşte özet
olarak tasavvuf ilmini öğrenmek budur azizim.
8-) Miskinlik:
Miskin dünya nimetlerine sırt çevirmiş nefsini günlük
kazancıyla az miktarda tattırarak terbiye, yani
eğitime tabii tutan dervişlik makamıdır.
Miskinlik iki türlüdür, imkansızlıklardan veya
özgürlüklerinden dolayı yokluğa düşenler, bir de
var iken varlık içinde yokluk çekenler
varlığının imkansızlıklarından dolayı miskin
(fakir) olanlara dağıtanlardır. Miskinlik
alçakgönüllülüktür. Gururundan kaçınmak hırs,
nefis, öfke, maskaralık ve tamahkarlık gibi kötü
huyları terk etmektir. Yani miskinlik aynı
zamanda saydığımız kötü huyların kendisinden
zayıflatmış ve o ahlaksızlığın fakiri olmuş
demektir. Miskinlik kendisine hiç varlık
tanımama eyvallah kapısının kulu olmak, bu yolun
kurallarını benimseyerek o anaya razı olmak,
itaat etmek ve teslim olmaktır.
9-) Marifet Sahibi Olmak:
İlim ve sanat sahibi olmaktır. Marifet sahibi
olmak, gönül yoluyla en yüce düzeye ulaşma ve
Tanrısal sırlara erme veresidir. Gönülle bilmek,
yani Allah’ı gönüldeki ilhamla maşuk’a akış olup
doğadaki varlıklarda onun tecelliyatını
görmektir.
Marifet: Her durumda kulun, Allahu Tealanın verdiği
nimetlere şükretmede aciz kaldığını, en kuvvetli
zamanlarında bile ona şükretmekten aciz ve zayıf
olduğunu bilmesiyle ele geçer. Marifetin
hakikati Allahu Teala dan başka her şeyden
ümidini kesmektir. İnsanın izzeti, imanı ve
marifet iledir. Mal, rütbe ve mevki ile birlikte
değildir. Zahiri anlamda ise madde ve teknoloji
üzerine bir sanat sahibi olunmalı ki insanlığa
faydalı olabilinsin. Marifet bilgileri keşf le
(Açmak, gizli bir şeyi bulmak, ortaya çıkarmak,
perdeyi kaldırıp gizli olanı görmek
anlamındadır.) ve ilham ile hasıl ile hasıl olur
hocadan öğrenilmez. Şeriat bilgileri ise
üstattan öğrenmekle elde edilir. Eğer ki şeriat
bilgileri ilham ile hasıl olsaydı Allahu
Tealanın peygamber ve kitap göndermesinin lüzumu
kalmazdı. Bu dünyada en kıymetli şey
marifetullaha kavuşmaktır. Kalbinde hardal kadar
dünya muhabbeti olan kimse marifetullaha
kavuşamaz.
10-) Kendi Özünü Bilmek:
Zira Hz. Resullulah’ın buyurduğu gibi nefsini bilen
rabbini gerçek olarak bilir. Nefsin gerçek
manası insanın kendisidir. İnsan-ı Kamil’i
anlatmak güç bir manadır. Hz. Mevlana’nın
buyurduğu gibi: “İnsanın hakikatını anlatsam
sizde yanarsınız bende” can kafeste susuz kalmış
bir bostana benzer, suyu verince yeşerir envayi
türlü bitki biter. İşte marifetin muhabbeti su
misalidir. İnsan yeniden hayat verir. Kendini
bilmekteki maksat başkalarında kusur aramdan,
sürekli kendisinin eksik ve yanlışlarını
denetleyip, kendine dönme ve kendisini vicdan
muhakemesinde yargılayarak arındırıp, kendisinde
var olan Tanrısal gizlikleri keşfetmektir.
HAKİKAT KAPISI
Hakikat: Yüzeysellikten sıyrılıp, öze dönmektir. Her şeyi Allah
rızası için yapıp yüce yaradanı hoşnut etmektir.
Fecr Süresi Ayet 28:
“Ey nefis dön rabbine razı etmiş ve edilmiş
olarak.”
Ayetteki ifade, Tanrı’nın rızasını kazanmış
kulundan, kendisinde razı olduğunu beyan ederek
“Dön Rabbine” çağrısıyla “FENAFİLLAH” makamına
davet etmektedir.
Fenafillah:
Tanrı rızasını kazanmış kulun, kendi varlığını Tanrı
varlığında yok ederek onun yolunda kendi
varlığından geçmesidir.
Hakikat yolcusu olan kul gerçekliğin en yüksek
aşamasına ulaşmak için görünür varlıklardan
kopma, sıyrılma anlamına gelen FENAFİLLAH, bir
bakıma yalnız Tanrısal olanla yetinmedir. Bu
aşamaya ulaşmış salik (yolcu) özünde ve
çevresinde sadece Tanrının bulunduğunu kavramış
olur. Bu aşamada “Ben” ve “Sen” gibi sözcükler
“Birliğe” aykırı olduğundan, ikilik
yarattığından geçersizdir.
Özetleyecek olursak fenafillah ölmeden evvel
ölmektir.
Tanrısal özde ölümsüz olma durumu “Bekabillah”
makamını en güzel şekilde Hallac-ı Mansur (857 –
922) dile getirerek “ENEL HAK” diyerek
“Bekabillah-ı” tanımlamıştır. Beka durumunda
ulaşan kul, Tanrı’nın varlığıyla var, onun ezeli
ve edebi, oluşuyla ezeli ve edebi olur. “Beka
Billah” Tanrı’nın kendisidir.
Beka: Sonsuzluk, devamlılık ve baki olan
anlamındadır. O makama erişen kişi hakikat-ı
kavramış. O’nunla O olmuştur.
Hakikat
kapısının makamları ise şunlardır:
1-)
Alçak Gönüllü ve Türap Olmak: Hz. Peygamber Efendimiz, bir hadisinde Hz. Ali Efendimize:
“Ebû Türâb” diye hitap etmişti. Ebû
Türab’ın sözlük anlamı, yaratılışın ana
maddelerinden sayılan dört ana maddeden birisi
olan topraktır. Turab olmak, alçak
gönüllülüktür. Toprak, her şeyi
karşılıksız verir, karşılıksız alır. Her zaman
ayaklar altındadır yani en alçak gönüllüdür.
Herkes tarafından çiğnenmiş olmasına rağmen
kimseye dert yanmaz. Herkese hoşgörü, sevgi ve
şevkat ile yaklaşır. Toprak cömerttir, toprak
berekettir. Toprak, onunla başlayıp onunla
bitmektir.
İnsan da herkesin bastığı toprak anlamında
alçak gönüllü olmalı. Allah’tan gelen her şeyi,
gönül hoşluğu ile karşılamalı. Hiçbir zaman
teslimiyetten ayrılmamalı. Yine hiçbir vesile
kibirli ve benlikçi olmamalı, insanlara
yüksekten bakmamalı, malıyla ve bilgisiyle
övünmeyerek, hoşgörülü olmalıdır. Herkesin
ilmine ve bilgisine, saygı duymalıdır.
2-) Kimsenin Ayıbını Görmemek: Hz. Ali Efendimiz, şöyle buyuruyor: “Akıllı bir kimse, önce kendi
ayıplarını görür. Kendi ayıbını görmeyen kimse,
başkasındaki güzellikleri göremez. Bir kişinin
kendi ayıp ve kusurlarını görmeyip, başkalarının
ayıp ve kusurlarıyla uğraşması, kötülük olarak
ona yeter.
Yine Hz. Ali efendimiz: “Kim kendi ayıbına
bakarsa, başkasının ayıbını görmez. Başkasının
kuyusunu kazan kimse, oraya kendisi düşer. Kendi
hatalarını unutan kimse, başkalarının hatalarını
büyük görür. Başkasının gizli hallerini ortaya
koyan kimsenin ise kendi gizli ve ayıp halleri
ortaya çıkar” buyurarak, bu konuyu veciz bir
şekilde anlatmıştır.
Hasan-ı Basri Hazretleri de: “Ey adem oğlu!
Sende mevcut olan bir kusur ile insanları
kınayıp dururken, kamil bir Müslüman olamazsın.
Kamil Müslüman olmak için önce kendi kusurunu
ıslah etmelisin, sonra da başkalarının
kusurlarını ıslah ile meşgul olman gerekir.
Ancak bunu yaptığın zaman Allah Teala’nın has
kullarından olabilirsin” buyurmuştur.
Cenab-ı Allah Kur’anda: “Birbirinizin ayıplarını
(gizli hallerini) araştırmayın” buyurmuştur.
(Hucurat, 12)
3-) Elinden Geleni Esirgememek: Bir kimse, halka hizmet, Hakk’a hizmet anlayışı ile tüm yaratılanı
sevmelidir. Darda kalanların yardımına koşmalı;
bunları yaparken de hiçbir karşılık
beklememelidir. Daima haklının ve mazlumun
yanında yer almalı, hiçbir vesile adaleti elden
bırakmamalıdır.
Hz. Ali Efendimiz, sürekli olarak haksızlıktan
kaçınmış, gerek öğütlerinde ve gerekse
valilerine gönderdiği genelgelerde iyiliği ve
iyilik yolunda savaşmayı önermiştir.
Hakk, Muhammed, Ali yolunda ilerlemek isteyen
bir kimse de Hz. Ali gibi hareket etmelidir.
4-) Tüm Yaratılanı, Sevmek: Bunun için tüm yaratılana bir nazarla bakmak, yaratılanı yaratandan
ötürü sevmek gerekir. Başta insan olmak üzere
tüm yaratılmışı, sevgi ve muhabbetle kucaklamalı
ve sevmeliyiz. Ayrıca insanların iyi ve üretici
yanlarını bulup, onları o yönde çalışmaya
yönlendirmeli ve hiçbir vesile onların
kusurlarını görmemeliyiz.
5-) Tüm İnsanları Bir Görmek:
Yetmiş iki millete bir gözle bakmalı. İnsanlar arasında
din, dil, ırk ve cinsiyet ayırımı yapmamalı. Her
inanç grubunun yaptığına saygı duymalı, hiçbir
kimsenin yaptığı ibadeti hor görmemeli ve
hoşgörü ile karşılamalıdır. Çünkü Cenab-ı Allah,
yapılan ibadetin şekline değil, özüne
bakmaktadır.
6-) Vahdet-i Vücut ve Vahdeti Mevcut
Anlayışı: “Vahdet-i Vücut ve Vahdet-i Mevcut” anlayışına göre,
Allah’ı bir görmek, yani tek olduğuna
inanmaktır. Bir başka deyişle varlığın tek
oluşu, yani kâinatı bir bilme, Hakk ve O’nun
tecellilerinden başka hiçbir şeyin hakiki bir
varlığı olmadığına inanmaktır. Kısacası; “Lâ
Mevcuda İllallah” tır, yani ondan başka
mevcut yoktur. Tasavvufta ise Allah’a yakın
olma, Allah’a ulaşmak anlamına gelir.
Vahdet-i şuhud ise:
Cenab-ı Allah’ın tek olarak görünmesidir, âlemde
tek oluşudur. Yani, kesretten vahdete (çokluktan
birliğe) dönüş halidir. Vahdet, tekliktir. Şuhud,
görünme veya şahit olmaktır. Âlem-i Şuhud ise
görünen âlem, yani bu dünyadır.
Özetlersek, Allah’ın tüm varlıklarda
görünmesidir. Bu duruma şahit olma, yani her
şeyi Allah’ın tecellileri olarak görme halidir.
7-) Anlamı Bilmek, Sırrı Öğrenmek: Bunun için, tefekküre varıp, o yüce yaratanın tüm bilgi ve
sırlarını müşahede etmek gerekir. Yani, vermiş
olduğu nimetlerinin, bu dünyanın tertip ve
düzenini, kısacası tüm sırlarının hikmetlerini
düşünerek, O yüce yaratanla bütünleşmek gerekir.
Yine bu makamda insan, nefsin isteklerinden
kurtulup, tefekküre vararak, “Allah’ın Evi”
olarak nitelenen gönül evinde tecelli eden gayba
ait bilgilerden haberdar olmaya çalışır, bu gibi
tecellilere mazhar olur.
Bu duruma gelerek gönül gözü açılan bir kimse,
gayp âleminin tüm bilgi ve sırlarını; kendi iç
dünyasında ilham yoluyla sezebilir. İlham,
kişinin özel gayreti ve çalışmaları sonunda
kendisinde meydana gelen bazı ilâhi
hassasiyetlerdir. İlham, hiçbir aracıya
gereksinim duyulmadan, Allah’a ait ilâhi
mesajların, muhatabın gönlünde zuhur etmesidir.
Muhatap bu ilâhi mesajları, hisseder ve Cenabı
Allah’ın kendisine müsaade ettiği ölçüler
içerisinde açıklar veya açıklamaz.
8-) Seyr-ü Sülüğünü Tamamlamak: Hakikat yolcusu, manevi olgunluğa ulaşabilmesi için Tanrı’ya
yapacağı seyrü sülüğü, yani manevi yolculuğu,
dört aşamada gerçekleşir:
1. Seyr-i İllallâh
(Tanrı’ya yolculuk): Tüm beşeri
isteklerden arınarak, Allah’ın iradesine teslim
olma.
2. Seyr-i Fillâh
(Tanrı’da yolculuk): Tanrısal nitelikleri
kazanma, Tanrı’nın iradesine
göre hareket etme.
3. Seyr-i Maallâh
(Tanrı ile birlikte yolculuk): Bu yolculuk,
kesretten vahdete, yani halktan Hakk’a yapılan
bir yolculuktur. Buna vahdet-i vücut denir ve bu
makam, her şeyin Tanrısal olmasıdır.
4. Seyr-i Anillâh
(Tanrı’dan yolculuk): Bu yolculuk ise, vahdetten
kesrete, yani Hakk’tan halka yapılan bir
yolculuktur. Burada manevi yolcu, Tanrı’dan
tekrar halka dönerek, bireylere, yani topluma
hizmet edecektir. Daha doğrusu, ruhlar
âleminden, beşeriyet âlemine dönerek, halkı
irşat edecektir.
9-) Tanrısal Sırları Öğrenmek ve Öğretmek:
Tanrı’nın birliğinden, yani ahad (tek) oluşundan haberdar
olup, bundan başkalarını da haberdar etmek
gerekir. Çünkü Allah, tek bir varlıktır, evrende
görünen tüm nesneler, O’nun unsurlarıdır. Nasıl
ki, biz bir insana baktığımız zaman onu tek
görürüz. Halbuki bu insanın bedeninde elleri,
kolları, ayakları, ağzı, burnu, kulakları,
kaşları, kirpikleri , saçları vardır. Bedeninin
içersinde ise ciğerler, dalak, pankreas,
böbrekler ve adını sayamadığımız milyarlarca
hücreler ve mikro organizma mevcuttur. Bundan
dolayıdır ki Hz. Ali efendimiz, “insan, küçük
bir âlem” buyurmuştur. İşte biz, bir insana
baktığımız zaman, tüm bu nesnelerin teker teker
isimlerini söylemeyiz, bu bir insan deriz. Allah
için de O’nun bu âlemde bulunan unsurlarını
teker teker söylemeyiz, Sadece “Allah” deriz.
Veya: “O, tektir, yani Ahad” tır” deriz. Bunun
tasavvuftaki söyleniş şekli “Lâ Mevcuda
İllallâh” tır. “O’ndan başka mevcut yok”
demektir. Çünkü Cenab-ı Allah, bir kudsi
hadiste: “Küntü Kenzen mahfiyyen feahbebtü en
u’refe fe’halaktül halk-â Li u-refe”
buyurmuştur. Bu kudsî hadisin açıklaması şudur:
“Ben gizli bir hazine idim, yani her türlü
suretten soyutlanmış bir varlık idim. Bilineyim
istedim de tüm yaratıklarla birleşip kendime
muhabbet için halkı ve âlemleri halk ettim”
buyurmuştur.
Buradaki “halk ettim” sözü, yoktan var
etme anlamında olmayıp, Allah’ın kendi zâtını,
bir halden bir başka hale dönüştürmesiyle
meydana gelme şeklindedir. Hadisin sonundaki:
“Li-u-refe” sözü, bilinmektir ve sevgiden
beklenen sonuçtur. Yani Allah’ın, hayat, ilim,
duyma, görme, söyleme, kudret, irade, meydana
getirme, yani yaratma, zuhur, yani görünme ve
bunlara benzer sıfatlarıyla birlikte, insana
bahşettiği muhabbet ve sevgidir.
Özetleyecek olursak, sudur öğretisine göre,
Allah, önce kâinatın tüm bilgi ve
sırlarını içerisinde saklayan bir çekirdek idi.
O, görünmez alandan, görünür alana çıkmayı
diledi de çekirdek çatladı, nur halinde bir ışık
oldu. Bu ışık, aynı atom gibi bölünerek, zerre
zerre sonsuzluğa yayıldı ve bu zerreler,
Tanrı’nın öz cevherinden meydana gelen ruhlar
oldu. Sonsuzluğa yayılan bu zerreler, kalp gibi
çarpan, ışıl ışıl parlayan evreni meydana
getirdiler.
Bu defa o yüce yaratan, kendi güzelliğine,
yüceliğine, sonsuzluğuna ve büyüklüğüne, yani
O’nun tüm vasıflarına hayran olsunlar diye, bu
ruhlara kendi öz cevherinden emanet olarak
sıfatlar vererek, onları farka getirdi. Yani
görünmez alandan, görünür alana çıkardı ve
böylece insanoğlu ve tüm varlıklar yaratılmış
oldu. Dolayısı ile kendisi de farka gelmiş oldu,
yani görünmez alandan, görünür alana çıktı.
O, yüce yaratan farka gelen bu zerrelere,
“elestü bi-rabbiküm?” dedi, yani “ben
sizin Rabbiniz değimliyim” dedi. O
vakit tüm ruhlar, “evet sen bizim Rabbimizsin,
yani yaratıcımızsın” dediler. Böylece Allah’la
ruhlar arasında bir “ikrar”, yani
sözleşme yapıldı.
İşte, kâinatı kaplayan bizler ve görünür
görünmez tüm yaratıklar da dahil, hep bu nesnel
evrenin ufaltılmış, toz haline getirilmiş zerre
atomlarından başka bir şey değiliz, yani aslında
biz oyuz. O ise tüm bu nesnelerin yaratıcısı
değil, ta kendisidir.
Bu hususta şu Kur’an ayetlerine bakabiliriz:
Bizim emrimiz, bir anlık bakış gibi, bir tek
sözden başka bir şey değildir. Bu ayetteki
emir, “Kün!”, yani “Ol!” emridir.
Diğer bir ayet ise: Hani Rabbin,
âdemoğullarının, bellerinden zürriyetlerini alıp
onları, öz benliklerine şahit tutarak sormuştu:
“Rabbiniz değil miyim?” Onlar: “Rabbimizsin,
buna tanıklık ederiz” demişlerdi.
10-) Müşâhede ile Tanrısal Varlığa Ulaşmak ve
Hakla Bir Olmak:
Bir kimse, müşahede yoluyla, önce İlm’el Yakin,
Ayn’el Yakin ve Hakk’el Yakin mertebelerine
vakıf olur. Bunların gerçekleşmesi için:
1.
“Akıl” kesin kanıt kullanarak, yani ilim
yoluyla; Tanrı hakkında kesin bilgi sahibi olur
ve buna “İlm’el yakin” denir.
2.
Açıklama ve bilim yoluyla bilme. Allah
sırlarının, Hakk yolcusu tarafından müşahede
edilmesi, yani, ilham yoluyla görünmesi, “Ayn’el
Yakin”dir.
3.
Allah’ın ilmiyle ilimlenip, vasıflarıyla
vasıflanıp, O’nun iradesiyle Allah’ı aracısız
görmek, “Hakk’el Yakin”dir.
Bu sonuncusunun, yani Hakk’el yakin mertebesinin
gerçekleşmesi için de en etkili araç, aşk
ve cezbedir. Cezbe denen şey ise, insanın
şuur ve benliğini yok edip, bir an için Allah’la
buluşmasını sağlar, insanı bir an için vuslata
kavuşturur, bir an için zerreden bütüne doğru
bir akış olur ki, insan bir damla iken deryaya
karışır ve bu aşk deryasında yok olur. Bunun
kaynağı ise, şekil ibadetlerinden ziyade, sevgi,
aşk ve muhabbettir. Bu mertebeye gelen insan,
Hakk’el Yakin mertebesine erişerek, kendi
özünü bilmiş olur.
Bir insanın, bu mertebelere erişebilmesi için,
önce Hakk-Muhammed-Ali yoluna girip, ikrar
vermeli ve dört kapı-kırk makamın tüm
vecibelerini yerine getirmesi gerekir.
Dört kapının dördüncüsü olan hakikat kapısının
makamları yukarıda verilmiştir. Bu kapının on
makamını tekmil bilen ve uygulayan bir kimse,
gerçek hakikat kapısını tamamlamıştır. Hakikat
makamına ulaşan, yaşamını bu inanç ve şartlar
içersinde düzene sokan bir kişi, küfrü imana,
zorlukları kolaylığa, çirkinlikleri güzelliğe
dönüştürebilir ve böylece hakikat ehli sayılır.
Hakikat yolcusu, gerçekte Hakk’a talib
olmalıdır. Bunun için de özünü toprak etmelidir.
Çünkü toprak, öyle bir nesnedir ki, kendisine ne
kadar eziyet edilse, o buna daha bol ürün
vererek cevap verir. Üzerine hayvan dışkısı
atılsa, o bundan asla gücenmez, aksine daha
fazla ürün verir. Bundan dolayıdır ki, hakikat
yolcusu bir talip aynı toprak gibi olmalı, küfrü
imana çevirmesini bilmelidir.
Hakikat yolcusu olan kimse, kendisini toprak
edip, “Marifet” tohumunu bu tarlaya ekmeli. O
tohumu, fakirlik, alçak gönüllülük suyu ile
sulamalı, rıza orağı ile biçmeli, sabır
harmanında dövüp, fark düveni ile yumuşatıp,
şark yeliyle savurup, hal değirmeninde un edip,
erkân eleğiyle eleyip, irade teknesine koyup,
iman tuzuyla tuzlayıp, “muhabbet”le
yoğurup, aşk ateşiyle yakıp, gönül fırınında
pişirip, “Mürebbi”nin önüne gelmelidir.
Eğer makbul görülüp kabul edilirse, Şeriat,
Tarikat ve Marifet makamlarındaki hizmetinin
karşılığını görmüş sayılır. Bu kimsenin Hakk
katındaki mertebesi yükselir ve böylece hakikate
erişerek, kâmil insan olur.
Eğer bir talip, pişmeden, olgunlaşmadan
“Mürebbi” önüne gelecek olursa, o pişmemiş ve
çiğ bir lokma sayılır. Çiğ lokma da yenmez,
insanın midesine zarar verir, lezzeti dahi
olmaz. Bundan dolayıdır ki, Hakk, Muhammed, Ali
yolunda ve erkânında, çiğ lokma yenmez, çünkü
haramdır.
Yaşamında bu aşamaya gelen bir kimsenin, yaptığı
her işte doğruluk, düzgünlük, söylediği her
sözde kemalât görülür. Bu gerçeğin farkına
varamayan kimseler ise, hangi milletten olursa
olsun, gerçeği görüp fark edemez ve delâlet
içersine düşer.
Kaynak:
Ali Rıza UĞURLU
DEDE